Vergi, Maliye, Ekonomi, Sosyal Güvenlik, Ticaret Hukuku Hakkındaki Herşey

Gençlerin Gözünden Türkiye

Enes CEBE
13 Ocak 2021Enes CEBE
243OKUNMA

Türkiye’nin En Büyük Sorunu Nedir?

Türkiye’nin en büyük sorununu tek bir başlıkta toplamak zor olsa da bu soruya iki açıdan bakmakta fayda vardır: Yönetimsel açıdan ve seçmenler açısından. İlk olarak yönetimsel açıdan ele alalım. Yöneticiler bir toplumun gelişmesinde başrol konumundadır. Bu yüzden yönetimde işin ehli olan kişilerin az olması gerekli gelişim ve kalkınmanın tam anlamıyla sağlanamamasına neden olur. Bu duruma iki kavramla açıklık getirmek gerekir: Ehliyet ve liyakat. Bir konumun gerektirdiği verimi almak, temelde söz konusu işin ehil kişiye verilmesiyle gerçekleşebilir. Zira makamlara tanıdıklık girerse, kişileri yeteneklerine göre yönlendiremeyen bir sistem oluşturulursa hem makamlar hem de kişiler atıl kalmaya yitileceklerdir.

Liyakat sistemi deyip geçmemek gerek. Kurumların bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, ekonominin sürdürülebilirliği bu sistemin oturmasından geçmektedir. Mesela bir ülkenin Merkez Bankası başkanı atacağı adımı yukarıdan bir emirle gerçekleştirirse burada merkez bankasının bağımsızlığından söz edilemez. Piyasadaki güven algısı yıkılır ve ekonomide kırılganlıklar yaşanır. Öte yandan bir ülkenin vatandaşı, adalet kaygısı yaşarsa, ülkenin yargıya güveni kalmazsa, hukukun üstünlüğü zedelenip güç ve zenginlik söz sahibi olmuşsa bu durum hem o ülkenin vatandaşlarını hem de diğer ülkelerin o ülkeye bakış açısını değiştirecektir. Bakış açısının olumsuz anlamda değişmesi ise, sermaye hareketlerinin azalması, turizmin negatif etkilenmesi, ülke tasarruflarının azalması vb. negatif etkilere sebep olacaktır. En başta saydığım hususlarla ilgili şu verileri sizlerle paylaşmak isterim. 

World Justice Project tarafından hazırlanan 2019 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne (Rule of Law Index) göre Türkiye, 126 ülke arasında 109. sırada yer aldı.

Hukukun üstünlüğünü ölçmede önemli bir kavram olan hükümet gücünün sınırlandırılması ilkesinde ise Türkiye, 126 ülke arasından 123. sırada yer aldı.

Yolsuzlukla mücadele unsurunun değerlendirildiği sıralamada ise Türkiye, 112 ülke arasından 57. sırada yer aldı.

Bu verilerden yola çıkarak gitmemiz gereken yolun uzun olduğu aşikârdır. Esasen hukukun üstünlüğü adaletin ve nitelikli kişilerin var olmasıyla gerçekleşebilecek bir olgudur. Nitekim gerçekleştiğinde bir güven ortamı sağlanacak bu durumda ülkenin vatandaşlarını, yöneticilerini, piyasaları ve yatırımcıları olumlu etkileyecektir. Öte yandan bir noktaya parantez açmak gerekir. Yolsuzlukla mücadelede diğer verilere nazaran ön sırada yer almamız aslında yolsuzluğun büyük bir boyutta olmasına ve bu sorunla mücadelenin Türkiye açısından önemine işaret etmektedir.

Her gelişimini tamamlayamamış ülke gibi biz de yıllardır iktisadi kalkınma amaçlıyoruz. İktisadi kalkınma, bir ülkenin sadece ekonomik alanda değil sosyal, siyasi ve kültürel alanda topyekûn kalkınmasıdır. Üretimde nicelikten çok niteliğe önem vermektir. Niteliksel gelişimi faktör verimliliğindeki artışla açıklamak doğru olacaktır. Bu noktada şu veriyi paylaşmakta fayda görüyorum: AB ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından desteklenen ve finanse edilen Toplam Faktör Verimliliği Projesi kapsamında Beyaz Kitapta paylaşılan veriye göre Türkiye’nin 2012-2016 döneminde %5,5’lik büyüme oranı içinde Toplam Faktör Verimliliğinin katkısı %0,7 puan olmuştur.

Görüldüğü üzere toplam faktör verimliliğinin büyüme oranında aldığı pay oldukça azdır. Bu aslında Türkiye’nin büyümesini gerçekleştiren olgunun verimlilik olmadan emek gücü ve sermayenin artmasından kaynaklı olduğunu gösterir. İktisatta “Solow Artığı” denilen verimlilik, üretim fonksiyonunda, sermaye ve emek faktörlerindeki artışlarla açıklanamayan üretim fazlası anlamına gelmektedir. Bu üretim fazlası, bilime, teknolojiye, adalete, eğitime yatırım yapmaktan geçmektedir. Zaten amaç sadece rakamdan ibaretse, kredi faizlerini düşürüp, bir sektöre yatırım yapıp, emek gücünü çoğaltıp da rakamlarla oynamak mümkündür. Lakin amaç kalkınma ise, yapısal reformların atılması şarttır. Nitekim bu da işinin hakkını veren yöneticilerin varlığıyla vuku bulacaktır.

Türkiye’nin sorunlarını iki açıdan ele almıştım. İkinci değineceğim sorun ise seçmenlerin bilgisizliğidir. Bu konunun temeline inersek bizdeki siyaset kültürünü ideolojilerin ele geçirdiğini söyleyebiliriz. İdeolojilerin savaşı, asıl mesele olan kalkınmayı büyük ölçüde yavaşlatmaktadır. Çünkü biz kendi içimizde kavga ederken asıl meseleleri gözden kaçırıyoruz. Mesela kimse ödediği verginin peşine düşmek istemiyor ya da kamudaki israfları görmezden geliyor. Bazen de bilim, eğitim, teknoloji konuşmak yerine birbirimizin değerlerine hakaretler yağdırabiliyoruz. Bu durumda işin özünü iyi kavramak gerekir. Bu ülke kalkındığında bütün insanları ile birlikte kalkınacak ve herkese fayda sağlayacaktır.

Seçmenler savunduğu partilerin yanlışlarını görmezden gelmeye devam ederse ve halk olarak istemekten vazgeçip boyun eğme statüsünde kalırsa yöneticiler de ezici gücünü kullanmaya devam edecektir. Oysaki halkın elinde bulundurduğu koz olan oy kullanma hakkı adil kullanıldığında demokrasinin gücü burada vuku bulacaktır. Ayrıca seçmen olarak her yanlışın peşine düşmek ve dile getirmek gerekir. Öte yandan yanlışlarıyla birlikte seçilmeye devam eden siyasiler kendilerini düzeltmek yerine suistimal etmekte kaçınmayacaklardır.

Türkiye’nin sorunlarını iki başlıkta toplamaya çalıştım. Zira yönetim ve halk birbirlerinden ayrı sorumlulukları ve kozları olan birimlerdir. İki açıdan ele alarak ortak bir paydaya vardığımızda adaletin sağlandığı bir sistemde hem liyakat sisteminin oturması hem de işini hakkıyla yapanların seçilmesi kaçınılmaz olacaktır. Şüphesiz bu durumda büyüme ve kalkınma beraberinde gelecektir.

Unutulmamalıdır ki adalet herkese layık olduğu şeyi verdiren bir erdemdir.

Yorumlarınızı Bize Yazınız

Soru Sor