Vergi, Maliye, Ekonomi, Sosyal Güvenlik, Ticaret Hukuku Hakkındaki Herşey

Ekonomi, Maliye

Mehmet Nuri ASLAN
28 Ocak 2021Mehmet Nuri ASLAN
3652OKUNMA

Aşının Adil Dağılımı Meselesi Sistemi Sorgulatıyor

Çekirdeğini Koç Üniversitesi öğretim üyesi Selva Demiralp ile arkadaşlarının oluşturduğu üç ülkeden beş değerli ekonomist epeyce ilgi çeken bir araştırma yapmışlar. Birkaç gün önce New York Times araştırmanın sonuçlarını özetleyen bir haber yayınladı. (If Poor Countries Go Unvaccinated, a Study Says, Rich Ones Will Pay). Aşının ülkeler arasında adil dağılımının, yani aşıyı hızla edinme gücü olmayan gelişmekte olan ülkelerin de aşıdan gelişmekte olan ülkelerle birlikte yararlanmasının tüm dünya ekonomisinin ve bu arada gelişmiş ülkelerin de çıkarına olacağını göstermişler.

Yeryüzünde herkes aşılanmadıkça, hiçbir ülke virüsün zorunlu kılacağı kapanmalara ve başka risklere karşı tam bağışıklık kazanamayacak. Çalışma tam da bu dar manada önemli bir sonuca ulaşıyor. Zengin ülkelerin hızlı aşı kampanyaları uygularken, diğer ülkeleri ihmal etmesi sadece ahlaksal nedenlerle sıkıntı yaratmıyor, aynı zamanda pandemi ile mücadelenin ekonomik etkinliğini ciddi biçimde sınırlıyor. Bu yüzden doğan refah kaybının yaklaşık yarısı gelişmiş ülkelerde gerçekleşecek. Zengin ülkeler aşı milliyetçiliği diyebileceğimiz içgüdüsel tavırla “önce ve sadece ben” diyerek aslında kendi ayaklarına sıkıyorlar. Bencilliğin bumerang gibi çalışmasını gösteren bir başka örnekle karşı karşıyayız.

Çalışmanın yukarıda açıklamaya çalıştığım temel mantığı gayet tutarlı. Daha genel sonuçları da düşündürüyor insana: Herkesin kendi çıkarını en üst düzeye tırmandıracak şekilde davrandığında toplumsal çıkarın en üst düzeyde ve kendiliğinden gerçekleşeceğini ileri süren Görünmeyen El Teorisine ve büyük ölçüde ona göre şekillenmiş küresel ekonomik sisteme altı kırmızı kalemle çizilmiş uyarıcı bir not düşüyor bu çalışma. Herkes için çare üretmeyen bir sistemin, en azından birçok durumda, sadece adaletsizliğinden değil üretim ve ticaret süreçlerinin birbirine artık çok bağımlı hale gelmesinden ötürü ekonomik anlamda da etkin olmadığını ima ediyor. Bu not, umalım ki dipnot olarak bu çalışmayla kalmaz, kapitalizmin krizlere karşı kırılganlığının azaltılmasının gündem olacağı günlerde ve özellikle dünyada ülkeler arası ve ülkelerde sınıflar arası gelir ve servet dağılımı gündeme geldiğinde daha dikkatli okunabilir.

Aşının eşitsiz dağılımının bunu uygulayan ülkelere ağır bedel ödeteceği sistem yaklaşımının kavramları ile daha net olarak açıklanabilir. Burada ise söz konusu sonucun hangi mekanizmalarla oluşacağını göstermekle yetineceğim. Gelişmekte olan ülkelerin aşı yetersizliği nedeniyle kapanması veya tam olarak açılmaması ya da açılmasa gecikmesi farklı düzeylerde de olsa pazarı küçültüyor, satış pazarlama ağını çökertiyor, ham madde yarı mamul gibi girdilerin teminini zorlaştırarak tedarik zincirini kırıyor. Gelişmiş ülkelerdeki üretim elbette sınırlanıyor, kısıtlanıyor.

Aşının adaletsiz dağıtımı bu adaletsizliği yaratanları da vuruyor; çünkü gelişmekte olan ülkelerin kapanması, gelişmiş ülkelerde üretimi kaçınılmaz olarak sekteye uğratıyor ve tüm dünya ekonomisi için refah kaybı yaratıyor. O kaybın yarısı ise adaletsizliği yaratan ülkelerde gerçekleşiyor. Nedeni, üretim ve dağıtım süreçlerinin birbiri ile inanılmaz ölçüde bağlantılı hale gelmiş olması. Yani artan karşılıklı bağımlılık ve dünya ekonomisinin ulaştığı yüksek entegrasyon düzeyi. Son elli yılda teknolojiyi ve onunla uyumlu ekonomik ve sosyal ilişkiler ağını geliştirip devasa sistemler kurmayı başaran uygarlığımızın, halen çok büyük ölçüde görünmeyen bir elin güdümünde olduğunu, yeni sistemle uyumlu vizyonu geliştirmede tehlikeli biçimde geri kaldığını söylemek herhalde yanlış olmaz.

Aşı adaletine dönelim. Çalışma, bu konuda benimsenen tercihlerin dünya ekonomisi için ciddi bir maliyet unsuru veya israf kaynağı olduğunu somut olarak ortaya koyuyor. Bu yüzden katlanılan refah kaybını çeşitli varsayımlara göre hesaplamışlar. Ayrıntıya girmeden kabaca belirtelim: Aşıyı, normal bir ürün sayarak onu parasını verenin kullanması veya öncelikle onların kullanması durumunda oluşacak üretim kaybının 2 trilyon dolardan fazla olacağını tahmin etmişler. Buna karşılık, tüm dünyaya aşı için gereken tutar 25-30 milyar dolar civarında. Gelişmiş ülkeler için otuz iki dişinin kovuğu kadar bir şey bu.

İnsaf, hak, merhamet, insanlık ve kardeşlik gibi ahlaksal değerlere yabancı da olsanız, ortaya çıkan sonucun ekonomik mantığa aykırı yani herkesin zararına olduğunu görüyorsunuz. “Önce ben” tavrı, refahı daha fazla kısıtlıyor. Pandeminin olumsuz etkilerini aşmayı erteleyip zararı çoğaltıyor. Akılcılık, kıyasıya ve haksız rekabet yerine işbirliğini öncelemek gerektiğini gösteriyor.

Çözüm, aşı milliyetçiliği yerine aşıda ortaklaşmak....

Sadece aşıda mı? Yığınla başka şey var.

Vergi teorisinde dışsallık önemli ve buradaki ana konu ile doğrudan ilgili bir kavramdır. Dışsallık bir ekonomik eylemin, karar alıcının dışındaki kişilere fayda veya zarar yaratmasıdır. Kamu malları piyasa mallarından farklı olarak bir ürün veya hizmeti kullanan kişinin yanı sıra başkalarına da fayda yarattığı kabul edilen mal ve hizmetlerdir. Ayrıca ortak ihtiyaçlar da kamusaldır. Bunların görünmeyen elin insafına yani piyasaya bırakılması yeterince veya hiç üretilememesine yol açar. Ama bunların siyasi mekanizmalarla kararlaştırılacak düzeylerde gerekirse desteklenerek üretilmesinde toplumsal fayda vardır. Karar piyasaya, tanrısal erdemler biçtiğimiz piyasaya hele kişisel tercihlere bırakılamaz. Herkesin kendi itfaiyesini kurması olacak şey değil. İsrafın dik alası olur. Sağlığı paralı yaparsanız, varlıklılar bile sağlıklı yaşama imkanı bulamaz. Sağlıklı nesiller de yetiştirmezsiniz. Eğitimi sadece paralılar alırsa, üretkenlik artmaz, yaşanmaz hale gelen toplumda kavga da bitmez. Çevreyi korumak ve iklim felaketinin durdurulması gözü dönmüş bezirgânın insafına bırakılırsa, gelecek kuşaklara yaşayacak dünya bırakamazsınız. Beyaz zehir ticaretini görünmeyen el önlemez, kâr alanı olarak sömürür. Piyasanın zaten kendi haline bırakılmayacağı açıktır ve ayrıca bu türdeki bir bela ile her ülkenin kendi başına uğraşmasını beklemek gülünç olur. İklimden köle ticaretine kadar binlerce böyle konu var. Uluslararası toplum, bencil ve kısa vadeli çıkarlara kaygılara odaklanmış politikacıların gölgesinde çok da etkili olmayan bir şekilde bunlarla uğraşıyor. Trump ve DSÖ’den Amerika’yı çekmesi geliyor hemen akla. Ama tek örnek değil.

Pandemiyi durdurma ve elbette aşı da adalet meselesi bunlardan biri. Kısacası, genel ihtiyaçlar için ortak çözümler uygulanması en piyasacı, en kapitalist ülkelerde bile gayet normal ve rasyonel artık. Gözünü iktidar ve hırsızlık hırsı bürümemiş her sorumlunun, bencillikle aşırı şekilde zehirlenmemiş her faninin görebildiği bir gerçek bu..

Bu kadar şeyi anlatmışken Ubuntu’dan söz etmemek eksiklik olur.

Ubuntu kavramı, ben veya sen yerine biz demeyi hayatın her alanında gerekli gören bir paradigmanın eseri. Sözcük ve kavram Afrika’dan. Birilerinin fazlası ile yiyip öbürünün açlıktan ölmesini, kıyamet başlangıcı gören bilgelik yolu hep adalete çıkıyor işte. Aşıda da öyle, istihdamda da öyle, ekmek dağıtımında da.

Ubuntu, dışsallık ve adalet iç içe kavramlar. Hepsini birden anlatacak bir fıkraya ne sersiniz?

Bir kasabada yapılan geleneksel en iyi ürün üretme yarışmasında birkaç yıl üst üste aynı çiftçinin birinci gelmesine yöneticiler şaşırmış. Araştırmışlar. Adamın sırrını sormuşlar: Sırrım yok, demiş adam. En iyi tohumu bulur, alırım, komşularıma bedava dağıtırım, demiş adam. Benim tarlamdaki bitkilere gelen çiçek tozları da kaliteli olunca... En iyi ürün bizden çıkar.

Sosyalizmin kurulması hangi bahara kalmıştır, bilinmez.

Bugünkü gözünü hırs bürümüş insanına derman olur mu? Olmaz.

Ama kendini düşünme hırsı bizi her gün ve her anlamda yoksullaştırıyor. Sigarasını yakmak için yandaki evin yanmasını umursamayan bir aymazlık türedi, mantar gibi yayılıyor her yana. Amerika’yı muhteşem kılmaya çalışan garip adamın hallerini gördünüz. Dünyayı rezil etti. Ülkesini de dara düşürdü.

Dünyanın geldiği noktada, her kim ki kendini daha çok öne çıkarır, muhtemelen kaybeder geride kalır. Ubuntu anlayışının sloganı ile bitirelim konuyu: Ben ancak biz varsak, var olurum. Trump benzerlerinin ve onların çarşısında ticarete soyunanların aklını sığmayan budur.

Oysa..

Her sistem birbiri ile bağlantılı bir bütündür ve alt sistemleri sayesinde var olur. Bir alt sistemdeki bozulma başka alt sistemleri ve tüm sistemi bozucu etki yapar. Bütüne bakmadan parça çözümlerin başarı şansı yok ya da geçici başarılar başka sorunların kaynağı oluyor. Uzun söze gerek yok, vücut sisteminin kendi alt sistemlerini veya içimde var olduğu eko sistemi düşünün. Boşaltım, solunum, dolaşım sistemi gibi. Onlardan birinin ötekini bozarak daha iyi hale gelmesi nasıl mümkün değilse, dünya sistemi için de aynı şey geçerli.

Kavga yerine işbirliği. Bir öğrenebilsek.

Yorumlarınızı Bize Yazınız

Soru Sor