Vergi, Maliye, Ekonomi, Sosyal Güvenlik, Ticaret Hukuku Hakkındaki Herşeyyeni e-konomi
Ahmet OZANSOY
08 Eylül 2014Ahmet OZANSOY
136OKUNMA

“KDV Dâhil” Uygulamasının Vergi Bilinci Üzerindeki Etkisi

Şu an okumakta olduğunuz internet sitesinin adı “vergi-algı”. Bu ismin 2 türlü anlamı var bence. Birincisi “almak-vermek” fillerinden türetilen anlam. Neticede vergi; bir tarafın verdiği, diğer tarafın aldığı bir şey. “Vergi-Algı” aynı zamanda halk arasında da mali konularla ilgili olarak kullanılan bir deyim. Bununla ilgili bir çağrışım yapıyor bu ilk anlam.

İkincisi de bir olayın veya bir nesnenin varlığının duyu organlarıyla kavranması olarak tanımlanan “algılamak” fiilinin, vergi bilincini ve algılanmasını anlatacak şekilde kullanılan anlamı. Bugün sitemizin isminin bana çağrıştırdığı bu ikinci anlamla ilgili bir konudan bahsetmek istiyorum.

Geçtiğimiz aylarda Türkiye Büyük Millet Meclisi, “yine-yeni-yeniden” bir vergi affı kanunu üzerinde çalışıyordu. Her defasında hem bu affın “aslında af olmadığı”, hem de “son olduğu” söyleniyordu. 2011 yılında 6111 sayılı Kanun çıkarılırken de tıpatıp aynı şeyler söylenmişti. Af olup olmadığı bir yana neden son olsun ki ?! Zira Anayasa’ya bu konuda bir yasak getiriliyor değil. Hoş, getirilse de “biz” aşarız onları. Mesela af yasaları için Anayasa’nın 87’nci maddesinde beşte üç çoğunluk öngörülmüş. Yasanın adından “af” kelimesini çıkarıp “yapılandırma” kelimesini koyunca, hokus-pokus bu beşte üç çoğunluk şartını aşıveriyoruz. Anayasa’ya vergi affı yasağı konulsa onu da aşarız evelallah ama Anayasa’ya bu konuda bir yasak koymadan “bu son” demek, sonraki siyasi iktidarların iradeleri üzerine bugünden ipotek koyulması anlamına gelir.

Neyse, asıl konumuz bu değil.

Neden 2-3 yılda bir “aslında af olmayan” (!)  af kanunlarına ihtiyaç duyuyoruz?

Bu sorunun temel cevabı; vatandaşın vergi bilincinden, devletin de vergi ciddiyetinden yoksun olmasıdır.

Vergi bilincinin yoksunluğu; hem mükellefleri vergilerini düzgün ödemekten alıkoymakta, hem de vatandaşın ödenmesi gereken vergilerin ödenip ödenmediğini, ödenen vergilerin de doğru yerlerde hukuka uygun olarak harcanıp harcanmadığını denetlememesi sonucunu doğurmaktadır.  
 
Vergi kaçırmanın yasalarda suç olarak tanımlanması kadar bu fiilin toplum nezdinde ne derece suç olarak algılanıyor olduğu da önemlidir. Eğer toplum vergi kaçakçılığını hoş görüyor ise yasalarla sonuç almak ancak bir dereceye kadar mümkün olabilir.

Bunun ötesinde toplumdaki bu algılamanın nedenlerinin araştırılması ve bunların düzeltilmeye çalışılması gerekir. Bu nedenler bizatihi toplumun kendisinden, yaşayış ve kavrayışından ileri gelebileceği gibi, devletin kurumlarının uygulama ve anlayışlarından da kaynaklanabilir.

Ülkemizde toplam vergi gelirleri içinde dolaylı ve dolaysız vergi dağılımının dolaylı vergiler lehine çok ağır bastığı son yılların en popüler tartışma konusudur. KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerin payı, toplam vergi gelirlerinin % 70’leri civarındadır.

Bunun anlamı; vergi gelirlerinin % 70’inin doğrudan tüketiciler tarafından ödeniyor olduğudur. Dolaylı vergilerde, tahsil edilecek dolaylı vergi, direkt olarak fiyatın belirli bir oranı olmak üzere “kanun gereği” fiyata eklenmekte ve fiyata eklenen bu vergi belirli sürelerde vergi dairesine yatırılmaktadır. Yani kanunda mükellef olarak tanımlanan kişi (satıcılar), esas itibariyle verginin “yüklenici”si değildir. Bunlar, başkalarından devletin hazinesine yatırmak üzere “emaneten” aldıkları vergiyi belirli süreler sonunda vergi dairelerine yatırmaktadırlar.

Af kanunları kanaatimce en sakıncalı sonuçlarını işte bu dolaylı vergiler bakımından doğurmaktadır. Vatandaş tarafından ödenen vergi, vergi dairesine yatırılmayarak satıcının kasasında kalmaktadır.

Ülkemizde, mükellefler genelde ödedikleri vergilerden bahsederken KDV ve ÖTV gibi vergileri de “kendi kasalarından” çıkan bir vergi gibi düşünmektedirler, çünkü sattığı malın fiyatı içinde tahsil ettiği vergiyi de kendi hasılatı gibi algılamaktadır. Vatandaş da esasen çoğu kez yaptığı alışveriş sonrası ödediği paranın bir kısmının vergi olduğunun bilincinde olmamaktadır.

Bunun önemli bir nedeninin, “vergi dâhil fiyat uygulaması” olduğunu düşünüyorum. KDV Kanunu’nun 57’nci maddesinde “Katma Değer Vergisinin satış fiyatına dâhil olup olmadığının açıkça belirtileceği, vergi satış fiyatından hariç ise bunun miktarının ayrıca gösterileceği” söylenmiştir. Ülkemizdeki yaygın uygulama “KDV dâhil fiyat” söylenmesi şeklindedir. Hemen hiçbir yerde KDV hariç fiyat etiketi görmek mümkün değildir. Öte yandan Özel Tüketim Vergisi Kanunu’nun 15’nci maddesinde de “ÖTV tutarının satış belgelerinde ayrıca gösterileceği” hükme bağlanmıştır ancak fiyat etiketlerinde ya da ürün kataloglarında ÖTV ve KDV dâhil fiyatlar yazılmaktadır. Tüketici algısını, alışveriş sonraki aldığı belge değil, doğrudan doğruya fiyat etiketi etkilemektedir.

Örneğin ülkemizde, alışveriş yapan birine aldığı malın fiyatını sorarsanız size vergiler dâhil fiyatı söyler. Ya da bir esnafa sorun size dert yanar; “abi şu kadar vergi ödedim geçen ay” der. Ödediği vergi KDV’dir. Aslında vergiyi asıl ödeyen müşterileridir, satıcının kasasından çıkan tek kuruş yoktur ancak o satıcı da yakınmasında samimidir çünkü vergiyi tahsil ederken “vergi” olarak düşünmemiş, etikete yazdığı fiyatın tamamını “hasılat olarak” tahsil ettiğini zannetmiştir. Daha sonra o “hasılatın” içinden vergi ödemek hasılatını azalttığından, bundan üzüntü duymaktadır.

Oysa örneğin ABD ve Kanada’da sorduğunuz ya da etikette gördüğünüz hiçbir fiyata satış vergileri (dolaylı vergiler) dâhil değildir. Tüketici sürekli olarak “plus tax” (artı vergi) olarak düşünür. Örneğin etikette 100 dolar gördüğü bir mal için, kasada 108 dolar ödeyeceğini bilir. Bilmese de kasaya gittiğinde kendisine bu söylenir. Böylece tüketicinin kafasında o malın fiyatı 108 dolar olarak değil, 100 dolar olarak kalır ve ödediği 8 doların doğrudan doğruya vergi olduğunu hisseder.

Sadece alıcı değil, satıcı açısından da aynı durum geçerlidir. Satıcı sattığı mal karşılığında tahsil ettiği hasılatın 100 dolar olduğunu bilir, hesabını kitabını ona göre yapar. Kasaya o anda giren 8 doların onun olmadığının bilincine varır.

Bu psikolojik etkinin son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Bunun için kendim üzerinde basit bir test yaptım. ABD’de yaptığım alışverişlerde aldığım bazı malların fiyatlarını aradan biraz zaman geçtikten sonra hatırlamaya çalıştığımda hep vergi hariç etiket fiyatını hatırladığımı fark ettim. Her alışveriş sonrasında da “IRS (ABD vergi idaresi) şu kadar vergi aldı benden yine” diye hayıflanıyorum. 

Ülkede alışveriş yaparken, her alışverişin sonunda kasada, “alışveriş tutarı” ayrıca belirtilerek, bu tutarın üzerine “eklenen vergiyi” ödeyen mükellefin, bu vergilerin harcanması aşamasında çok daha yüksek bir hassasiyet göstermesi beklenir.

Ülkemizde Gelir İdaresi her yıl vergi haftası münasebetiyle vergi bilincini artırmaya dönük faaliyetler yapmaktadır. Bunlar kuşkusuz gerekli ve faydalıdır ancak etkileri hem inandırıcılık hem de “dönemsel olması nedeniyle” sınırlıdır. Vatandaşın, vergi bilincini artıracak, ödediği vergiyi “iliklerine kadar” hissettirecek, vergi ödemeyenlere toplumsal tepkiyi yükseltecek ve ödediği verginin peşine düşürecek psikolojik algı mekanizmalarına öncelik verilmesi gereklidir. Bunun ilk adımı “vergi hariç etiket” uygulamasının zorunlu hale getirilmesi olabilir.