Vergi, Maliye, Ekonomi, Sosyal Güvenlik, Ticaret Hukuku Hakkındaki Herşey

Kültür ve Sanat

Duygu MENTEŞ
18 Ekim 2021Duygu MENTEŞ
1092OKUNMA

Tiyatro Sanatçısı Gül Şener ile Kültür ve Sanat Söyleşisi

Kendine Ait Bir Oda oyununda, Virginia Woolf rolüyle tanıyorum Gül Şener’i. Öylesine bütünleşmiş ki rolüyle, düş mü, hayal mi görüyorum? Alıp sürüklüyor onlarca duygunun peşinden ve nasıl gerçekçi, Virginia’nın sözleri dökülürken ağzından.

Sorular biriktiriyorum Gül Şener’e. Kabul ediyor yanıtlamayı. Sahnede olmanın ne ifade ettiğini soruyorum kendisine. Çok güzel anlatıyor, “Hem bir esaret hem de müthiş bir özgürlük alanı.” diyor, “Sahnede sanki o kırgınlıklarım gidiyor; yaptığım, söylediğim her şey daha bir anlamlanıyor.” diyerek devam ediyor sözlerine. Yaşanan pandemi sürecini soruyorum, tiyatro emekçilerinin yaşadığı zor durumu, tiyatro sektörünün sorunlarını, aslında ne yapılması gerektiğini ve sanatın ne ifade ettiğini ülkemizde…

Her bir soruyu ince ince işliyor Gül Şener, sanata ve sanatına dair derin bir ufka çıkarıyor insanın yolunu. Çok teşekkür ediyorum kendisine.

Keyifli okumalar diliyorum.

Tiyatro Sanatçısı Gül Şener ile Kültür ve Sanat Söyleşisi

Sanata, tiyatroya yönelişinizi merak ediyorum. Nasıl başladı ilginiz?

Bunu bazen ben de soruyorum kendime, nasıl ve nerede tutuldum diye ama yanıtı bulamıyorum. Kendimi bildim bileli aslında canlandırmaya, oyun oynamaya, taklit yapmaya meraklıydım hep. Çocukken de kendi gösterilerim vardı, tiplemeler oluşturur canlandırırdım hemen seyredecek bir grup insan bulunca. Çok küçük yaşlarımdan beri meylim vardı yani aslında.

Çocukluk dönemlerinize dair sormak isterim. O günlerden sanata dair neleri hatırlarsınız bugününüze etki eden? İzlediğiniz, dinlediğiniz ya da yaptığınız… Bir de diğer sanatlar ile ilişkiniz nasıldır?

Çocukluk dönemlerim birçok memur çocuğu gibi Anadolu’nun çeşitli yerlerinde geçti ve küçük yerlerde yaşadım. Dolayısıyla etrafımda öyle pek olanak, kurs vs. yoktu. Sanıyorum en büyük şanslarımdan biri şuydu; evimize çok nitelikli yayınlar; gazeteler, dergiler, kitaplar, ansiklopediler girerdi ve televizyonda kültür-sanat yayınları seyredilirdi mutlaka. Tiyatrocuların söyleşilerini çok ilgiyle dinlerdim; ne yapmış, ne okumuş, neler düşünüyor hep merak ederdim. Bir Demet Tiyatro’nun yeri çok ayrıdır mesela. Oyun seyretme fırsatım çok olamayınca televizyonda yayınlananlarla bu açlığı gideriyordum. Ayten Gökçer’in başrol olduğu Yedi Kocalı Hürmüz yayınlanırdı, müzikalin o renkli dünyası çok hoşuma giderdi. Türkçeyi güzel konuşanlara çok özenirdim bir de, ben de iyi konuşmaya çalışırdım. Okul gösterilerinin aranan yüzü oluyorsunuz tabii böyle olunca Sunuculuklar, şiirler, korolar var geçmişimde bolca. Beş-altı sene kadar klasik gitar çalıştım ama elime almayalı o kadar uzun zaman oldu ki; şu an çalıyorum diyemem.

Elbette tiyatro yapmak birçok sanat dalıyla hemhâl olmayı, onlardan beslenmeyi de beraberinde getiriyor; hayatın diğer alanlarına da yayılıyor bu durum haliyle. Nasıl bir oyuna çalışırken yazarı, dönemi, kültürü, oyunun dünyasını anlamak için o dönemin ressamlarının, müzisyenlerinin, başka yazarlarının, sanatçılarının eserlerine de yöneliyorsak, zaman içinde sanatın birçok dalıyla böyle kökten bir ilişki gelişiyor sanırım.  

Tiyatro Sanatçısı Gül Şener ile Kültür ve Sanat Söyleşisi

Rolünüze nasıl hazırlandığınızı sorayım. Motivasyonunuz nedir? Sizin için sahnede olmak ne ifade ediyor?

Role hazırlık süreci aslında benim için her oyunda aynı çizgide akmıyor; metne, türe, karaktere göre farklılıklar illaki oluyor. E bir de tabii hâletiruhiyem de değişiyor. Değişmeyen nokta sanıyorum metinle ilişki kurma noktası. Neden o metin var elimde? Bunun cevabını bulmalıyım. Bu metin, bundan yüzlerce yıl önce de yazılmış olabilir ama bugün onu sahneye taşımanın bir nedeni olmalı. Bugüne ne söylüyor beş yüz sene önce yazılmış bir metin, bugün beni onda ne çekiyor? Bütün bunların içinde karakterim nerede duruyor? Bunların cevabını arıyorum her şeyin başında.

Sahnede olmak, ah çok acayip Bağımlılık yapıyor, o kesin. Adrenalin. Bu yanıyla da hem bir esaret hem de müthiş bir özgürlük alanı. Bir de bugün artık konuşma motivasyonumu kaybettiğim bir dönemdeyim. Bir yılgınlık hissediyorum konuşurken, canım çekmiyor. Sahnede sanki o kırgınlıklarım gidiyor; yaptığım, söylediğim her şey daha bir anlamlanıyor. Konuşurken boşa konuştuğumu hissettiğim çok oluyor da sahnedeyken her an, her şey dolu dolu sanki; elbet bir yerlerde, birilerinde karşılık buluyor.

Tiyatro Sanatçısı Gül Şener ile Kültür ve Sanat Söyleşisi

Kadın Eserleri Kütüphanesi’nin Kadın Yazısı Festivali’nde, Tiyatro Boyalı Kuş olarak oynadığınız “Kendine Ait Bir Oda”da seyretmiştim sizi. Gerçekten büyüleyiciydi sizi seyretmek. Merak ettiğim, Virginia Woolf’un ölümsüz eseri Kendine Ait Bir Oda’sını, bir de Virginia Woolf olarak, o akşam, kadınların gözlerinin içine bakarak oynamak nasıl bir duyguydu?

Çok teşekkür ederim nazik sözlerinize. Oyunu çoğunlukla seyirciyle iç içe, gözlerinin içine bakarak oynadık. Seyircinin neye, nasıl tepki verdiği çok daha netleşiyor böyle olunca. Kadın Eserleri Kütüphanesi’nde oynamanınsa elbette çok farklı bir etkisi vardı. O çatı altında olmanın, o atmosferi paylaşmanın müthiş bir enerjisi vardı hem sahnede hem seyircide. Virginia’nın sözlerinin bugün bir kadını sarıp sarmalamama ihtimali olduğunu düşünmüyorum. Hepimiz için o kadar ortak ki. Farklı yoğunluklarda yaşıyor olabiliriz anlattıklarını, elbette bazılarımızın daha şanslı olduğu bir gerçek ve lakin bugün en şanslımız da tamamen azade değil maalesef anlatılanlardan. Dolayısıyla herkesi çarpan, güçlü bir metin var elimizde. Sahne düzeni sahiden seyircinin gözünün içine bakarak oynamamızı zorunlu kılıyordu ve o rastlaşmalarda duyguların ortaklığını o kadar net hissediyordum ki. Bir bakış, hüzünlü bir gülüş, içten bir kahkaha, bazen gözüne bakmayı istememe hali… Yani bunu çok kelimelere dökemiyorum belki ama söylenen bir sözün, sahnede yaşanan bir anın seyirciye çarptığı anı çok yakından görme şansım olduğu için bir şekilde duyguda ve enerjide ortaklaşıyorduk. Çok yoğundu hemen her an.

Kendine Ait Bir Oda demişken, sanatın, harekete geçirme gücünden yola çıkarak sormak isterim. Sanatçı ve sanat üretimi toplumsal meselelere duyarsız kalabilir mi sizce? Sanatın politik gücü için ne söylersiniz?

“Sanatçı mutlaka toplumsal meselelere göre eserler vermelidir.” gibi bir düşüncem olmamakla birlikte, kendi pratiğimde ve tanıdığım çevrede bunun aksine pek rastlamadım Sanatsal üretim mekanizmasını da harekete geçiren şey bence hem kendi kişisel tarihimiz hem içinde yaşadığımız dünya ve toplumun yaşadıkları oluyor. Yani bir dert bizi bir sanat eseri ortaya çıkarmaya zorluyor çoğunlukla. O dertler de işte buralardan çıkıyor.

Sanatın, insanları ortaklaştıran, harekete geçiren çok ciddi bir gücü olmuş geçmişten bugüne. Bu yüzden hep önce sanatı kontrol altına almaya çalışır baskıcı yönetimler, gücü elinde bulunduranlar. Korkarlar çünkü yönetememekten, ellerinden kaçırmaktan. Bugün sadece şöyle bir handikapımız var; sanatla ilişkilenme biçimleri ve eğilimleri çok değişti insanların. Hayatın her alanında olduğu gibi sanatta da bir hızlı tüketim söz konusu. Bugün okuduğumuzu, seyrettiğimizi, düşündüğümüzü yarın unutuyoruz. O gücü ve etkiyi oluşturabilmek belki de bu yüzden zorlaştı. Ha bir yandan sosyal medya gibi müthiş bir güç var ve ummadığınız kadar çok insana kısacık bir süre zarfında ulaşabilme fırsatını da getirebiliyor bu. Bir anda herkesin gündemine, hayatına girebiliyor yapılan bir iş. Dolayısıyla özellikle önümüzdeki süreçte sanatın politik gücü nereye evrilecek noktasında benim de kafam oldukça karışık.

Sanat hayatınızda, şu rolü de oynamalıyım dediğiniz bir rol var mıdır? Gelecek dönem planlarınız, yapmak istedikleriniz nelerdir?

Eskiden vardı öyle şeylerim; işte Antigone oynarım inşallah falan gibi ama şu an hiç öyle bir yerde değilim. Benim için yeni olan ve keşif alanları açabilecek her role ağzım sulanıyor. Sahnelenme biçimiyle de bana çekici gelebiliyor bir iş. Fiziksel Tiyatro Araştırmaları’nın Şatonun Altında oyunu örneğin beni çok iştahlandıran bir oyun olmuştu. Son derece ilham verici bir iş var orada benim için. Belki çok bilindik bir şeyi daha başka bir yerden anlatmanın cazibesi. Emek emek işlenmiş bir oyunculuk var ortada, oyuncuların çok şey keşfettiklerine eminim süreç boyunca. Aslında önümüzdeki süreçte benim de oyuncu olarak isteğim kendim için böyle alanlar açabilecek projelere yoğunlaşmak, adımlarımı da bu doğrultuda atmaya çalışıyorum.

Tiyatro Sanatçısı Gül Şener ile Kültür ve Sanat Söyleşisi

Yaşadığımız pandemi süreci nasıldı sizin için, maddi ve manevi olarak nasıl etkilendiniz bu dönemden? Bir tiyatro emekçisi olarak mesleğinizi icra edemediğiniz bu dönemin duygusunu anlatabilir misiniz? Destekten yararlanabildiniz mi? Bu süreçte tiyatrolara, tiyatro emekçilerine yönelik ne yapılması/nasıl bir yol izlenmesi gerekirdi?

Bu kadar süreceğini asla öngörmediğim bir durumdu benim için. Yani başlangıçta kısa süreli bir ara olduğunu düşünüyordum, bitecek ve biz zaten tekrar kaldığımız yerden devam edeceğiz. Lakin süreç uzadıkça ne yapacağımı bilemez hale geldim. Üretme pratiğini sürdürmenin yolunu bulmaya çalıştı herkes haliyle; bunun çok güzel yollarını bulanlar oldu. Kendi adıma pek çabuk adapte olamadım ben bu duruma. Bir anda işini yapamaz duruma gelmek, giderek uzayan bir süreç var, ne kadar süreceği belli değil, birçoğumuz gibi hem maddi hem manevi olarak çok zorladı tabii. Hayatın doğal akışında gördüğüm bir şeydi benim için sahneye çıkmak, tiyatro yapmak; fakat pandemi o akışı alt üst etti. Bir yandan evet herkesin aynı anda yaşadığı bir şey gibi görünse de, herkesin duruma adapte olması ve tutunma mücadelesi farklı farklı seyrediyor. Bu yanıyla çok büyük bir yalnızlık hissi getirdi ve kendimi uzunca bir süre çok atıl hissettim.

Direkt olarak tiyatro emekçisine yönelik bir destek yoktu zaten. Küçük gruplar kendi içinde dayanışmayla ayakta durmaya çalıştı. Kapanan tiyatro salonları oldu biliyorsunuz süreçte; çünkü hayatlarını kolaylaştıracak adımlar atılmadı hiç. Masraflar devam ediyor ama ele geçen bir kazanç yok ortada. Bunlar görülmeliydi. Pandemi başından beri aslında bu hâl anlatılmaya çalışılıyor; ne yazık ki karşılık bulamıyor. Tiyatroların, ama öyle seçme tiyatroların değil, faaliyetlerini sürdüren her tiyatronun, temsilcileriyle bu ihtiyaçların ortaya dökülmesi ve üstüne çalışılması gerekiyor. Hakikaten derde derman aramak gerekiyor. Tabii ilk adım ortada bir dert olduğunu görmezden gelmemekten geçiyor. Belki de yerel yönetimlerin de burada daha aktif olmasına ihtiyaç var. Kendi şehrinde, mahallesindeki tiyatro ve emekçileriyle daha yakın temaslar içinde olunsa, anlatılanların son derece somut olduğunu daha iyi görebilirler belki de. 

Bugün için bir şeyler değişti mi? Normalleşme sonrası nasıl geçti sizin için?

Şu an için çok ciddi bir değişimden bahsedemeyeceğim. Plan yapmaktan çok imtina eder oldum; çünkü hâlâ bir belirsizliğin içindeyiz aslında. Yaşadığımız sürecin de etkisiyle tabii üretmenin farklı formlarını, platformlarını tanımaya, anlamaya çalışıyorum. “En kötü senaryo ne olabilir ve o durumda bu işi nasıl hayata geçiririm?” mantığıyla düşünmeyi öğrendim sanırım en temel fark olarak.

Pandemiyi yaşamasaydık nasıl bir dönem bekliyordu peki sizi? Planlarınız, çalışmalarınıza dair neler söylersiniz, neler yapacaktınız, anlatabilir misiniz?

Fiziksel tiyatro üstüne çalışmak istiyordum ve bu alanda programları olan yurt dışında bir okulla yazışıyordum. Bir süre buralarda olmamaktı niyetim. Sonra tabii her şey askıya alındı, bu planı bir süreliğine dondurmak durumunda kaldım.

Pandemi sürecinde tiyatro sektörü dayanışma içerisinde miydi? Bu konuda ne söylersiniz? Daha geniş bir perspektiften bakarsak, tiyatro sektörünün sorunları nedir sizce? Mesleğe adım attığınız ilk günden bugüne değişmesi gereken ne olmalıydı, bu konuda ne söylersiniz?

Aslında büyük ölçüde dayanışmanın yolları arandı. Bir araya gelmenin, birlik olmanın ne kadar önemli olduğunu bir kere daha bize gösterdi yaşadığımız süreç. Sektörün içinde görece daha iyi durumda olanlar, daha zor durumda olanların elinden tutmaya çalıştı. Bütün bunlar çok kıymetli ve somut adımlardı elbette; fakat yeterli değil. Burada merkezi bir çözüm gerekiyor. Herkes elinden geldiğince bir ucundan tutmaya, ufacık da olsa bir yarayı sarmaya çalıştı ama herkese yetebilmek mümkün değil elbette. Bir de herkesin kanayan yeri farklı. Bir başkasına destek olmaya çalışırken kendi yarasına da derman arıyor bir yandan. Oksijen maskesini önce kendine takabilmek gerekiyor haliyle. Burada bu dertlere derman olacak politikalar geliştirilmeli, adımlar atılmalıydı. Bu anlamda diğer sorunuzla da örtüşen nokta şu ki; tiyatro sektörünün en büyük sorunu bence bir sektör olarak görülmemesi. Biz her şeyi el birliğiyle kendi kendimize halletmeye çalışıyoruz. Özel tiyatroların hayatını kolaylaştıracak, üretmeye teşvik edecek uygulamalar yok. Maddi kaynakları en ekonomik şekilde değerlendirmeye, fazladan masraf çıkarmamaya çalışıyoruz her adımda. Halbuki profesyonel tiyatro yöneticileri olmalı ve süreçleri ele almalılar. Bir tiyatroda ben oyun provasındayken aynı zamanda dekor-kostüm vs. masraflarını da düşünüyorum, sahne bulmaya çalışıyorum, sahnenin kirasını çıkarabilmeyi umuyorum, oyunun tanıtımını nasıl yaparım bunu düşünüyorum gibi daha uzar gider. Halbuki sahiden bir sektör olarak görülse ve gerçekten bir destek politikası olsa, tiyatroların vergi gibi konularda eli rahatlatılsa ben sadece nitelikli oyunlar çıkarmaya odaklanabilirim, bilet fiyatlarını kamu tiyatrosu ayarına çekebilirim. Seyirci için de bir lüks olmaktan çıkar böylece tiyatroya gitmek. Profesyonel sanat yöneticileri yetiştirmeye ihtiyacımız var ama öncelikle de tiyatroların maddi kaygılarını giderecek köklü ve sağlam bir sanat politikasına ihtiyacımız var.     

Pandemide sanatçıların yaşadığı zor durum anlaşıldı mı sizce? Buna bağlı bir de şunu sormak isterim, Türkiye’de sanat ne ifade ediyor, bu konu hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?

Pek anlaşıldığını sanmıyorum, en azından anlaşıldığını gösteren bir adım yok ortada. Herkes kendi sorunlarıyla kendi baş etmeye çalışıyor, hiçbir destek söz konusu değil. E bu noktadan hareketle Türkiye’de sanatın ne ifade ettiğine dair bir şey söyleyemiyorum. Bir avuç insan, kendi kendimize debeleniyoruz sanki sadece, başka da kimsenin ruhu duymuyor gibi. Sanata gerçekten meraklı, düşkün olan bir seyirci kitlesi var ama yavaş yavaş onlar da ayaklarını çekmek zorunda kalıyorlar yaşam koşulları zorlaştıkça. İnsanlar alım gücü düştükçe bir şeylerden vazgeçmek zorunda kalıyorlar ve tiyatro, sanat da ilk vedalaşılanlar oluyor. Bu da çok anlaşılır bir şey. Karnını doyurmakla uğraşan insana “Neden tiyatroya gitmiyorsun?” denir mi? Hoş kimseye denmez o ayrı Kimse sevmek zorunda da değil elbette. Sevdirmek için çaba gösterebiliriz ama. Eğitim sisteminin içinde sanatın ciddi bir yeri olmalı. Sevip sevmeyeceği ayrı konu ama en azından tanışma şansı verilmeli insanlara. Daha temel eğitim seviyesinde farklı sanat dallarını tanıtalım, bir miktar hemhâl olma şansı tanıyalım bakalım ne olacak. Tabii o noktalara gelebilmek için fırınlarca ekmek yemeye ihtiyacımız var biliyorum.

Yorumlarınızı Bize Yazınız

Soru Sor