Vergi, Maliye, Ekonomi, Sosyal Güvenlik, Ticaret Hukuku Hakkındaki Herşeyyeni e-konomi
Ahmet OZANSOY
23 Eylül 2013Ahmet OZANSOY
106OKUNMA

Tahsilat Genel Müdürlüğü Kurulmalı

Cahillerle yaptığım tüm tartışmaları kaybettim.

İmam-ı Azam Ebu Hanife

 

            I- GİRİŞ

Devletin pek çok gelir kaynağı vardır. Bunlardan en önemlisi vergiler olmakla birlikte vergi dışında faiz, zam, ceza, parafiskal gelirler, mülk ve teşebbüs gelirleri ve muhtelif kanunlardan kaynaklı çeşitli hizmet bedelleri gibi gelir türleri bulunmaktadır. Bu gelirlerin büyük bir kısmının tahsilâtı 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’a[1] göre yapılmaktadır. Geliri toplamakla mükellef olan kamu idaresi, söz konusu Kanun’u tatbik etmek suretiyle kamu gelirinin tahsilâtını gerçekleştirmektedir. Bazı kamu gelirleri ise ilgili idare yerine vergi dairelerince takip edilmektedir.

 

II- 6183 SAYILI KANUN KAPSAMINDAKİ KAMU İDARELERİ

6183 sayılı Kanun’un 1’inci maddesinde devlet, il özel idareleri ve belediyeler Kanun kapsamındaki idareler olarak belirlenmiştir. Devlet kavramı, 1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu yürürlükte iken genel ve katma bütçeli idareleri ifade etmek üzere kullanılmıştır. 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu yürürlüğe girdikten sonra aynı kavramın bu defa Merkezi Yönetim Bütçesine tekabül ettiği söylenebilir. Bu bütçe içerisinde de genel, özel ve düzenleyici ve denetleyici kurum bütçeleri yer almaktadır.[2]  

 

6183 sayılı Kanun’un kapsamı içerisinde yer alan bu kurumların sözleşmeden, haksız fiil ve haksız iktisaptan doğan gelirler dışında kalan diğer gelirleri bahse konu Kanun’a göre tahsil ve takip edilmektedir.

 

III-6183 SAYILI KANUN KAPSAMINDA TAHSİL USULLERİ

Gecikme zammı gibi geç de olsa rızaen ödemelerle ilgili hükümler de ihtiva etmekle birlikte 6183 sayılı Kanun esas itibariyle cebri tahsil usullerini düzenlemektedir. Alacaklı kamu idarelerine karşı rızaen ödenmeyen alacaklar bu Kanun’da düzenlenen mal bildirimi, teminat isteme, ihtiyati haciz, ihtiyati tahakkuk, rüçhan hakkı, amme alacağını kesip ödeme mecburiyeti, hükümsüz sayılan tasarruflar gibi kamu alacağını güvenceye alan müesseseler yanında ödeme emri tebliği, haciz, satış, teferruğ, konkordato ve iflas takibi gibi usullerle cebren tahsil edilmektedir.

 

Genel olarak her idare bu usulleri kendisi uygulamaktadır.[3] Rızaen yapılan ödemelerde idarelerce yapılan fazlaca bir çalışma olmadığından problem yaratmayan bu durum, cebri tahsil usullerinin uygulanmaya başlanmasıyla birlikte bazı sorunları da beraberinde getirmektedir.

 

IV-CEBRİ TAHSİL USULLERİNİN ZORLUKLARI

Cebri tahsil usullerinin uygulanması her idare açısından ayrı ayrı olmak üzere belli sayı ve nitelikte personel istihdamını gerekli kılmaktadır. Haczedilecek menkul ve gayrimenkul malvarlığının doğru olarak tespit edilmesi, tespit edilen malların haczedilmesi ve satışı süreci kolay olmamaktadır. Malvarlığı araştırması kapsamında bankalar, tapu daireleri, trafik tescil şubeleri, deniz ve hava taşıtı sicilleri, aracı kurumlar vs. ile yapılan yazışmalar önemli bir bürokrasi doğurmakta, her idarenin (ki, bu idareler ilçe bazında dahi olabilmektedir) bu konuda bir veri bankası altyapısı tutmasını da, hem maliyetler hem de bilgi güvenliği açısından mümkün kılamamaktadır. Bu nedenle mal varlığı araştırması çok uzun zaman alması yanında yüksek maliyetli de olmakta, buna rağmen istenilen etkinlikte sonuç alınamamaktadır. Malvarlığı araştırmasında Gelir İdaresi Başkanlığı’nın (GİB) veri bankası oldukça gelişmiş olup tapu, trafik tescil şubeleri ile deniz ve havataşıtı sicilleri elektronik ortamda izlenebilmektedir. Ancak bu sistemin cebri tahsilat yapabilecek tüm kamu birimlerine açılması, bilgi güvenliği açısından oluşabilecek riskler dikkate alındığında mümkün gözükmemektedir.

 

Öte yandan özellikle menkul mal hacizleri, kamu idarelerinin kendilerine ait kolluk kuvvetlerinin bulunmaması nedeniyle polis nezaretinde yapılmaya çalışılmakta ancak gerek yerel Emniyet teşkilatında yeterli sayıda polisin bulunmaması ve gerekse de polis tarafından haciz işlemine refakat görevinin fazlaca benimsenmemesi nedenleriyle zaman zaman hacze giden memurların güvenlikleri tehlikeye girmektedir.

 

Haczedilen menkul malların getirilip satış işlemi tamamlanıncaya kadar güvenli bir şekilde muhafaza edilebileceği depoların alacaklı amme idarelerinin elinde bulunmaması da menkul mal haczini iyice güçleştirmektedir. Her alacaklı amme idaresinin böyle bir depo bulundurması ise fayda-maliyet analizi bakımından verimli görünmemektedir.

 

Haczedilen menkul ve gayrimenkul malların satış işleminin yerel bazda yapılması da ayrı bir problem alanıdır. Özellikle küçük yerlerde sosyo-kültürel yapıdan kaynaklanan nedenler (hacizli malın tanıdık birine ait olması, zorda kalan insanın haczedilen malını satın almanın hayır getirmeyeceği inancı vs.) haczedilen malların satılması önünde önemli bir engel olabilmektedir. Bu problemi aşmak amacıyla 6183 sayılı Kanun’un 85’nci maddesinde, ilk artırımda satılamayan malların ikinci artırmasının bir başka il ya da ilçede yapılabileceği yönünde değişiklik yapılmasına rağmen taşıma maliyetleri nedeniyle bu hükmün fazlaca uygulama alanı bulabildiğini söylemek güçtür.

 

Diğer taraftan vergi dairesi personeli vergi dışı kamu geliri tahsilâtını asli görev alanlarının dışında görmeleri nedeniyle konuya yeterince önem vermeyerek, iş yoğunluğu gibi nedenlerle tahsilâtı geciktirebilmektedir.[4]

 

V-TAHSİLÂT GENEL MÜDÜRLÜĞÜNÜN GEREKLİLİĞİ

Kamu gelirlerinin tahsilâtında yaşanan güçlükler, neredeyse periyodik olarak çıkartılan af kanunlarıyla aşılmaya çalışılmaktadır. Zamanında ödenmeyen kamu alacaklarında indirimler yapılarak rızaen tahsilât yapılmaktadır. Bu kanunların toplumun adalet duyguları üzerinde yaptığı tahribat, her defasında sonraki dönemler için yeni af beklentileri nedeniyle rızaen ödeme eğilimini düşürmektedir. Yukarıda bahis konusu edilen güçlükler de cebri tahsil yöntemlerinin etkin şekilde uygulanabilmesini önlemektedir. Bu zorlukların aşılabilmesi yeni ve çok daha etkin bir tahsilât sisteminin kurulmasına bağlıdır.

 

5018 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesiyle birlikte kamu harcama sistemi köklü bir değişikliğe uğramıştır. Harcamaların yasallığı konusundaki tüm sorumluluk tahakkuk dairelerine bırakılmış, eski sistemdeki “saymanlık” müessesesi kaldırılmıştır. Ödenek tahsis ve takip sistemi ile harcama kontrolünün de bilgisayar sistemi üzerinden merkezde yapılmaya başlanmasıyla birlikte malmüdürlüklerinin işlevsellikleri de azalmıştır. Özellikle sağlık harcamalarının tamamının Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) devri malmüdürlükleri ve muhasebe müdürlüklerinin iş yükünü oldukça hafifletmiştir. Maliye Bakanlığı’nın belirli bir süreç içerisinde malmüdürlüklerinin tasfiye ya da dönüştürülmesini planladığı bilinmektedir. Bu dönüşüm çerçevesinde bir Tahsilât Genel Müdürlüğü kurularak ya da Muhasebat Genel Müdürlüğü, Muhasebat ve Tahsilât Genel Müdürlüğü haline getirilerek malmüdürlüklerinin de bu Genel Müdürlüğün taşra birimleri olarak görev yapması sağlanabilir. Önerilen sistemde, merkezi yönetim bütçesi içerisinde yer alan kurumların, rızaen tahsil edilmeyen alacaklarını bu Genel Müdürlüğe devretmeleri sağlanır. Genel müdürlük veri bankası altyapısı, belirli merkezlerde depo ve satış merkezleri vs. bakımlarından donatılır. İnternet üzerinden satış yapmak gibi çağdaş yöntemler de kullanılmak suretiyle yerinde satışın dezavantajlarının azaltılması yoluna gidilebilir. Son yıllarda GİB’in bankaların sistemleriyle entegre olmak yöntemiyle sağladığı tahsilat avantajı, bundan çok daha ileri imkânlardan faydalanabilecek yeni bir yapılanmanın sağlayacağı faydalar konusunda fikir vermektedir. Bu sistem, vergi dairelerini de sadece tahakkuk etmesi gereken vergiye konsantre ederek, daha verimli bir yapıya kavuşmalarına olanak sağlayabilecektir. Merkezi Yönetim Bütçesi kapsamındaki idareler dışında Sosyal Güvenlik Kurumu alacakları da bu sistem içerisine dâhil edilebilir.[5] Böylece ölçek ekonomisinden faydalanmak suretiyle daha ucuza daha etkin tahsilât yapılırken uygulama birliği de sağlanmış olacaktır.

 

Cebri tahsilâtın tek bir kurum tarafından yapılmasının sağlayacağı önemli faydalardan biri de bilgi güvenliğidir. Gelişen teknolojik imkânlar kamu otoritesine bir yandan önemli kolaylıklar sağlarken, diğer taraftan vatandaşların bilgilerinin yasal amaçlar dışında kullanılmasına mani olmak bakımından önemli sorumluluklar da yüklemektedir. Bu nedenle bilgi güvenliğinin sağlanması ve bu güvenliğin ihlal edilmesi durumunda da sorumluların tespit edilebilmesi hayati önemdedir. Vatandaşın mal varlığı bilgilerine tek elden ulaşılması bu amaca ulaşmak bakımından önemli avantajlar sağlayabilecektir.

 

VI-SONUÇ

6183 sayılı Kanunu kullanmak suretiyle alacaklarını tahsil eden idarelerin her birinin bu Kanun’un tatbikatıyla ilgili olarak personel istihdam etmeleri, bilgi işlem altyapısı kurmaları, hacizli mal depoları edinmeleri vs. hem maliyetli olmakta hem de alacakların etkin tahsilâtına engel olmaktadır. 5018 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesiyle işlevleri azalan malmüdürlüklerinin yeni bir Tahsilât Genel Müdürlüğü ya da Muhasebat Genel Müdürlüğü’nün dönüştürülmesiyle oluşturulacak Muhasebat ve Tahsilât Genel Müdürlüğü bünyesinde yeniden organize edilmesi ve merkezi yönetim bütçesi içerisindeki kuruluşlar ile Sosyal Güvenlik Kurumu’nun alacaklarının tahsilâtıyla görevlendirilmesi, ölçek ekonomisinin de katkısıyla, kamu alacaklarının daha ucuz ve daha verimli olarak tahsil edilmesini sağlayabilir. Kamu idarelerinin, özünde hiçbir değişiklik yapılmadan sürekli olarak yeniden yapılandırılmaları yerine, kamu yararı ön plana alınarak işlevsellik bazında yeniden yapılandırma çalışmalarında bulunmak daha faydalıdır.

 

(Yaklaşım Dergisinde Mart 2011’de yayınlanmıştır.)

 

[1] 28/07/1953 tarih ve 8469 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

[2] 5018 sayılı Kanun’da getirilen bütçe türleri ile bunların 1050 sayılı Kanun’da yer alan karşılıkları ve konuyla ilgili sorunlar hakkında Bkz. Ahmet OZANSOY: "5018 Sayılı Kanun’un Tutarlılık Sorunları Üzerine", Mali Kılavuz, Nisan-Haziran 2009, s.31-40.

[3]Kendi yetki alanı dahilinde kamu geliri tahsil etmeye yetkili pek çok idare bulunmaktadır. Örneğin; 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 101’inci maddesine göre BDDK tarafından tahsil edilen giderlere katılma payları, 5018 sayılı Kanun’un 35’inci maddesi uyarınca mutemetlere verilen avanslardan süresi içinde kapatılmayanlar, 5174 sayılı Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile Odalar ve Borsalar Kanunu’nun 77’nci maddesine göre süresinde ödenmeyen kayıt ücretleri, yıllık aidat, munzam aidat, navlun hâsılatından alınacak oda payları ve borsa tescil ücretleri, SGK ve mahalli idareler tarafından verilen idari para cezaları vb.

 

[4]Vergi dairelerinin, vergi dışında tahsilatına mecbur oldukları pek çok gelir türü bulunmaktadır. Örneğin, 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 86’ncı maddesine göre hükümet yada belediyelerce yapılan masraflar, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 35’inci maddesine göre ödenmesi gereken Hazine payları, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’na göre kesinleşen kararlarda yer alan Genel Bütçeye gelir kaydedilmesi gereken idarî para cezaları, TAPDK idari para cezaları, DFİF’e ait faizler, nüfus ve seçim para cezaları, Tüketiciyi Koruma Kanunu’na göre kesilen para cezaları vb.  

 

[5] SGK, 5502 sayılı Kanun’dan aldığı yetkiyle kendi alacakları için 6183 sayılı Kanunu uygulayan alacaklı amme idaresi konumuna gelmiştir. 5502 sayılı Kanun’un 37’nci maddesinde; süresi içinde ödenmeyen sosyal sigorta ve genel sağlık sigortası primlerinin, işsizlik sigortası primlerinin, idarî para cezalarının, gecikme zamlarının ve katılım paylarının Kurum alacağına dönüşeceği ve bu alacakların tahsilinde, 6183 sayılı Kanun’un 51’inci, 102’nci ve 106’ncı maddeleri hariç diğer maddelerinin uygulanacağı hüküm altına alınmıştır.