Vergi, Maliye, Ekonomi, Sosyal Güvenlik, Ticaret Hukuku Hakkındaki Herşeyyeni e-konomi
Nazmi KARYAĞDI
17 Haziran 2019Nazmi KARYAĞDI
423OKUNMA

Kalede ve Hayatta 1 Numara

1970’lere rastlayan çocukluk yıllarımızda, pek çok çocuğun kendisiyle özdeşleştirdiği futbolculardan aklımda kalanları Fenerbahçeli Cemil Turan, Galatasaraylı Yasin Özdenak, Beşiktaşlı Sanlı Sarıalioğlu ve Trabzonsporlu kaleci Şenol Güneş’tir.

70’li yıllardaki her genç ve her çocuk gibi, mahalle arasında futbol oynamak bizim de en büyük eğlencemizdi.

Çocukluk yıllarımdan üniversiteye kadar futbolda kaleci mevkiini seçmeme sebep olan kişi de Trabzonsporlu Şenol’du.

Şenol Güneş’in sportif başarıları ve saha içindeki beyefendiliği, eminim benim gibi pek çok Anadolu çocuğunu kalecilik gibi futbolun en kahırlı ve en nankör mevkiinde oynamaya yönlendirmiştir.

Şenol Güneş, 1975-1976, 1976-1977, 1977-1978, 1978-1979, 1979-1980, 1980-1981 ve 1983-1984 yıllarında şampiyon olan Karadeniz fırtınası Trabzonspor’un başarılı kalecisiydi.

Aynı zamanda ligin en az gol yiyen kalecilerinden biriydi.

Bugünden geriye doğru baktığımda, üniversite yıllarıma kadar süren ve amatör ligde oynamaya kadar uzanan kalecilik (!) kariyerimde Şenol Güneş hep idolüm olmuştu. Saç kesimimi ona benzetmek, saha içinde onun gibi hareket etmek, ağırbaşlı ve dürüst olmak ve kaptan olmak….



Hatırladığım kadarıyla o yıllarda futbolcular arasında üniversiteli olanların sayısı yok denecek kadar azdı.

Eğitim Enstitüsü mezunu olan yani öğretmen olan Şenol Güneş hem okuyup hem futbol oynanabileceğini hem de ligin en efendi futbolcularından biri olunabileceğini tüm sporseverlere kanıtlamıştı.

Diğer taraftan, “Oğlumuz topçu olur, okulu bırakır” diye endişelenen ailelere de kaygılarının yersiz olduğunu göstermişti.

“Kalede 1 Başına” kitabıyla kendisinin de çocukluk ve gençlik yıllarında kaleci olduğunu öğrenmiş olduğum yazar Sunay Akın’ın, Şenol Güneş hakkında anlattığı Zonguldak maden işçilerinden gelen antrenman eldivenleri hikâyesi oldukça ilginçtir:

Sunay AKIN Videosu:

Çocukluğumda meşin topla oynamak adeta bir rüya ise kaleci forması ve kaleci eldiveni bulmak da dünyadaki nadir elementlerden birini bulabilmek kadar mucizevi bir şeydi.

Sarı-kırmızı, sarı-lacivert, siyah-beyaz, bordo-mavi bir forma bulabilirdiniz.

Ancak ölçek ekonomisi (economy of scale) gereği olsa gerek kaleci forması (eskilerin tabiriyle kaleci kazağı) üretmek çok maliyetli olduğundan kaleci kazağını bulmak oldukça zordu.

Yaz aylarında, babaannemle Kütahya Emet’ten Bursa’ya halamlara gittiğimde spor malzemeleri satan bir mağazadan aldığım ilk kaleci eldivenim ile lacivert beyaz çizgili 1 numaralı kaleci kazağım adeta benim için çocukluğumun bayram kıyafeti gibi değerli ve unutulmaz olmuştu.

Benim için o kaleci kazağı, adeta Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasını yönetmek için giyilen smokin kadar özel ve heyecan vericiydi.

Toprak sahada oynadığımız maçlarda kale nasıl bir şey?

Hayal edebiliyor musunuz?

Kale o zaman için, aralarında 5 ya da 6 geniş adım sayılmak suretiyle belirlenen iki koca taştı.

Doğal olarak ne sağ direk ne sol direk ne de üst direk vardı.

Kale adeta sanal olarak sınırları çizilmiş, üç tarafı olan bir yapıydı gözümüzde.

Nasıl ki kalede ben bir Şenol’sam ileride, hücumda oynayan arkadaşım Veysel de aslında Cemil’di.

Mahallede oynadığımız saha ise, genelde Atatürk Stadyumu, kimi zaman İnönü, kimi zaman da Avni Aker ya da Kamil Ocak’tı.

Şimdi hatırlıyorum da sınırları belli olmayan sanal kalemizde, gol olup olmadığı konusunda ne kadar kolay da anlaşırdık o yaşımızda.

Kimse mızıkçılık yapmaz, kimse hile yapmaz, herkes hakkına razı olurdu.

Çizgileri ve direkleri olmayan kalelerde çocuksu saflığımızla gole gol, auta aut derdik.

Büyüdüğümüzde ise yüzde yüz gol olan bir durum bizim aleyhimize ise bu gol değil diye itiraz eder hale gelmiştik.

Ya da golle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir pozisyon için birbirimizi kandırmaya çalışır olmuştuk.

İki taşı kale yapıp top oynayan bugünün çocukları da eminim yine gole gol, auta aut diyordur.

Bükülmeden, eğilmeden, incitmeden, kırmadan.

Yeni Türkü’nün seslendirdiği, Murathan Mungan’ın sözlerini yazdığı şarkı da dediği gibi;

“Yenik düşüyor her şey zamana

Biz büyüdük ve kirlendi dünya”

Şairin dediği gibi galiba zamanla tüm renkler kirleniyordu. Ancak en çok kirlenen ise beyaz oluyordu.

Evet, Şenol Güneş’ten, bugünkü hitabımızla Şenol hocamızdan nerelere geldik.

Demem o ki; “Kalede ya da hayatta 1 numara olmak” demek kahramanlıktan, bir takımın parçası olmaktan, birbirine güvenmekten, birbirinin eksiğini tamamlamaktan, dürüstlükten, kazandığında sevinmekten, kaybettiğinde üzülmekten ibarettir.

1 numara olmak demek, kazanmanın da kaybetmenin de hayatın bir gerçeği olduğunu anlamak bu nedenle de bunları abartmamak demektir.

90 dakikalık maç gibi, süresi belli olan ömrün, galibiyetlerle ve mağlubiyetlerle yaşanacağını unutmamak demektir.

1 numara olmak demek, hayatı bir “numaraymış” gibi herkese yutturmamaya çalışmak demektir.

1 numara olmak demek, futbola ilk başladığı günden beri ahlak, karakter, centilmenlik, çalışkanlık ve üretkenlik olarak Şenol hoca gibi hayatta da hep bir numara olmak demektir.

Sağol hocam.

Bize yaşattırdıkların ve bize hatırlattırdıkların için.

Yorumlarınızı Bize Yazınız

Soru Sor