Nazmi KARYAĞDI
Nazmi KARYAĞDI

Anadolu’da Pleonexia ve Kayırmacılık Salgını

405

Baba ocaklarım Gaziantep’teki Zeugma kral kızı mozaik figürü ile Kahramanmaraş’taki horoz mozaik figürleri tek renk taştan yapılmış olsaydı neye benzeyeceğini hiç düşündünüz mü? VERGİALGI gibi ciddi bir platformda, bu anaokulu sorusunun neden gündeme getirildiğini yadırgamış olabilirsiniz sevgili okurlar.


Evet, yüzyıllar öncesinden bugüne gelen hazine değerindeki bu sanat eserleri tek renk taşla yapılmış olsaydı elimizde bu şaheserler olmazdı. İşte nerede olursa olsun, özel sektör, kamu, sivil toplum örgütü vb,. yönetimde çeşitliliği sağlamayıp tek kanaldan ve kaynaktan kişileri işe alır onları hızla yükseltirseniz elde edeceğiniz şey tek renkli, hiç bir estetiği ve de ustalığı olmayan bayağı bir yapı olacaktır.

İşte bu durumu yönetim alanında iki kavramla açıklayabiliriz: Pleonexia ve kayırmacılık.

Pleonexia, kişilerin hak etmediği halde her şeyin sahibi olmayı istemesi ve açgözlülük anlamına geliyor.

Kayırmacılık da Pleonexia salgınına yakanmış kişilerin hak etmedikleri yerlere, makam ve mevkilere getirilmesidir.

Literatürde kayırmacılık herhangi bir soya ya da sopa dayandığında nepotizm, siyasi parti yandaşlığına dayandığında ise kronizm olarak adlandırılıyor. Ancak günümüzde okulculuk, hemşericilik, dinsel, mezhepsel ve etnik kayırmacılık, vb.gibi türlerle de karşılaşmak mümkün.

Örneğin hangi partiden olursa olsun, bir belediyeye gittiğinizde siz o partiye oy vermemiş bir seçmen iseniz kendinizi yabancı bir ülkede gibi hissettiğiniz oldu mu? Çevrede hep aynı siyasi görüşe sahip olduğunu fiziksel özellikleriyle belli etmeye çalışan kişiler. Tıpkı Necip Fazıl’ın “kendi öz yurdunda bir parya” dediği gibi. Belirttiğim üzere gibi bunun ne tek bir partiye ne de tek bir zamana özgü olduğunu söylemek mümkün değil.

“Ne yapalım canım, bizden olmayanları mı doldursaydık. Seçimlerde bize bu kadar çalışmışlığı var bu arkadaşlarımızın. Hem kuzum siz nerede yaşıyorsunuz?” sözleri eminim size de yabancı gelmemiştir.

Oysa bu bakış açısı ve bu uygulama tarzı hem bugünümüz hem de ülkemizin geleceği adına elbirliği ile yapılan en büyük kötülük anlamına geliyor.

Gelin konuya biraz ayrıntılı bakalım.

Bir ülkeyi vatan yapmak
ABD’nde yüksek lisans yaparken Chealse’deki bir kafede okul arkadaşım Şili’li Miguel ile sohbet ederken ona şunu sormuştum: “Miguel, seni bu ülkeye çeken ve bu ülkede yaşamayı arzu etmeni sağlayan temel unsur nedir?” Miguel’in cevabı kısa ve oldukça anlamlıydı. “Beni bu ülkeye çeken şey, çalıştıktan sonra istediğim her şeyi alabileceğim ve istediğim her şey olabileceğim inancıdır.”

Evet, bir ülkeyi hem kendi vatandaşları gözünde hem de göçmen olarak o ülkeye gelenler açısından cazip kılan, tercih sebebi yapan nedenlerden biri hak ettiğini alabileceği ve hak ettiğini olabileceği inancıdır.

Bu inanış aslında tek tek bireylerin nasıl millet haline dönüştüğünün bir simgesidir.

Nitekim 2016 yılında ABD adına Nobel ödülü kazanan altı bilim adamının hepsinin de göçmen ABD vatandaşları olduğu bunun bir kanıtı değil midir?

Yeri gelmişken Nobel ödüllü Peru’lu ekonomist Hernando De Soto’nun mülkiyet edinebilme imkânı ile başarı, verimlilik arasında doğrudan bir bağ olduğuna dair tezinden de bahsetmek gerekir.
De Soto’ya göre komünist bloktaki ülkelerin 1980’lerin sonunda yıkılmasının temel nedeni; kişiler ne kadar çalışırsa çalışsın, ne kadar başarılı olursa olsun bir mülkiyete sahip olamamalarıdır. Çalışmanın karşılığında elde edilen bir şey olmadığı durumda insanlar neden daha fazla çalışsınlar, neden daha fazla üretsinler?

Sonuç
İster özel sektörde isterse kamuda olsun liyakate (yetkinliği, deneyime, bilgiye) dayalı olmadan bir görevlendirme yapıldığında, iş sonuçlarının başarısız olması bir yana görevlendirilen kişi dışındakilerde haksızlığa uğramış olma hissi ortaya çıkabilmektedir.

Çalışkanlık, işe bağlılık, başarılı hizmet üretme kabiliyeti kamuda, özel sektörde, sivil toplum örgütlerinde terfi gerekçesi olmaktan çıkarak ve siyasi görüşler, dini eğilimler veya etnik farklılıklar, okulculuk, kurulculuk, meslek dayanışması gibi kriterler belirleyici hale geliyorsa toplum olarak bu durumu sorgulamamız ve değiştirmemiz gerekiyor.

Unutmayalım ki tek kanadı kırık bir kuş sadece yerde ve kendi etrafında döner ve diğer tüm yırtıcıların avı olur. Oysa ki hedefleri yüksek ve uzun erimli olan kartallar iki kanadını da kullanarak en uzak hedeflere ulaşırlar.

(DÜNYA Gazetesi’nde 6.10.2018 tarihinde yayımlanmıştır.)

YASAL UYARI : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları yazara aittir. Yazar adı ve "vergialgi.net" internet sitesi adı kullanılmadan alıntı yapılamaz.
VERGİALGI, yeni e-konomi'nin bilgi paylaşım platformudur.