Vergi, Maliye, Ekonomi, Sosyal Güvenlik, Ticaret Hukuku Hakkındaki Herşey

Gençlerin Gözünden Türkiye

Berkay KARAKAYA
27 Aralık 2020Berkay KARAKAYA
1702OKUNMA

Boykot mu, Rekabet mi?

“19. Yüzyılda İrlanda’da tarım, ülkenin en önemli endüstrilerinden bir tanesidir. 1880 senesinde de hasatların düşük olması nedeniyle İrlandalı bir siyasetçi olan Lord Erne, topraklarında çalışan kiracılara %10 indirim yapmayı teklif eder. Kiracılar ise %10’luk teklifi beğenmeyerek %25’lik bir indirim talep ederler. Ancak bu teklif Erne tarafından kabul edilmez. Tüm bu tartışmalar arasında eski ordu mensubu ve aynı zamanda Lord Erne’nin emlakçısı olan Charles Boycott 11 kiracıyı işten çıkarır. Emlakçı Boycott’un bu tavrının ardından kendi aralarında anlaşmaya varan işçiler ve halk, insanları işinden eden bu işverenleri toplumdan aforoz etmeyi, dışlamayı kararlaştırırlar. Bunun üzerine, Boycott kendisini tamamen toplumdan dışlanmış bir halde bulur. İşçileri çalışmaz, yerel iş adamları onunla ticaret yapmaz, hatta postacı bile postalarını getirmez olmuştur.”

The Times’da ise bu konu haberleştirilirken ise şöyle bir tartışma yaşanmaktadır:

"Bir kelime beni rahatsız ediyor" dedim.
"Hangisi?" diye sordu Peder John.
"Pekâlâ," dedim, "İnsanlar bir toprak gaspçısını dışladığında biz buna sosyal aforoz diyoruz ama bir toprak ağasına veya Boycott gibi bir emlakçıya uygulanan dışlanmayı ifade etmek için tamamen farklı bir kelimeye sahip olmalıyız."
"Doğru" dedi Peder John, "dışlama olmaz."
Aşağı baktı, büyük alnına dokundu ve "Onu Boykot etmek nasıl olur?" dedi.

Fransa ile yaşadığımız diplomatik krizin ardından siyasi aktörlerimizden “boykot” çağrısı geldi. Dünyadaki küreselleşmeyle birlikte artık tüketimde menşei ayrımına gitmek hanehalkı açısından oldukça zor hale geliyor. Ancak boykot etmeyi zor hale getiren globalizasyon, “rekabet” gibi yeni fırsatlar da yaratıyor. Bu bağlamda diplomatik olarak kötü olduğunuz ülkenin, uluslararası ticaret düzleminde, küresel ürünlerine rakip oluşturmak daha iyi bir meydan okuma seçeneği olarak karşımıza çıkabiliyor.

Örneğin 190 farklı peynir çeşidine sahip olan Türkiye’nin, küresel peynir ihracatının yüzde 11’ine hükmeden Fransa’ya rakip olarak meydan okuması güncel konjonktüre daha münasip bir yaklaşım olabilir. Bakıldığı zaman dünyada peynir çeşidi anlamında önemli yere sahip olan bu iki ülke küresel ticarette aynı doğrusallığı gösteremiyor. Fransa 2019 yılında 3,5 milyar doları aşan ihracat ve yüzde 11’lik pazar payı ile dünyada en fazla peynir ihraç eden 4. ülke olurken, Türkiye 160 milyon dolara yaklaşan ihracat ve binde 5 gibi son derece düşük bir pazar payı ile dünyada 27. sırada yer alıyor.

İncelenen veriler ışığında; Türkiye peynir sektöründe tüketimi yüksek olan ve üretimi de ancak kendisine yeten bir ülke olarak görünüyor. 2019 yılında dünyada 70 milyar dolara ulaşan ve 2025 yılında da yaklaşık 113 milyar dolar olması beklenen pazar büyüklüğü göz önüne alındığında üretimde ciddi bir kapasite artışına gidilmesi de şart gibi duruyor.

Yükselen döviz kuru ile birlikte ihracatta ciddi bir avantaj sağlıyor olsak da maliyetleri neredeyse satış fiyatıyla başabaş giden süt üreticisinin adeta beli bükülmüş durumda. Bu sebeple Türkiye peynir sektöründe yurtdışı pazarına girmek ve söz sahibi olmak istiyorsa öncelikli olarak üreticinin sorunlarıyla ilgilenip maliyetlerini düşürmek ve üretimde modernizasyonu gerçekleştirmek mecburiyetindedir. Bunun yanında bu sektörde yapılan yatırımlar desteklenip, arge çalışmaları artırılarak ve teşvik edilerek ürün çeşitliliği ve raf ömrü hususunda yenilikler yapılabilir. Uluslararası rekabete açılmak isteyen firmalarımızın desteklenmesi, küresel pazarda faaliyet gösteren en büyük beş şirketin ikisinin Fransız şirketi olduğu göz önüne alınırsa oldukça önemli görünüyor. Son olarak potansiyeli olan farklı ülke ve kültürlerde pazarlama, reklam çalışması yapılıp sosyal medyanın bizlere sunduğu bir nimet olan müşterilere doğrudan ulaşma imkânı iyi değerlendirilirse ve dünyaya peynir çeşitliliğimiz iyi bir şekilde anlatılırsa, gelecekte Fransız mallarını boykot etmekten çok daha fazla fayda görmüş oluruz. Boykot başlatılan için tek taraflı bir götürüyken; doğru rekabet, başlatılan için götürü, başlatan için getiridir.

Sonuç olarak; Türkiye’nin en önemli sorunu tabii ki de peynirlerini dünyaya tanıtamaması veya boykot yapması değildir. Bunlar sadece birer simgedir. Anlatılmak istenen sorun; kısa vadeli planlar yapma alışkanlığımızdır. Atılacak olan adımlar uzun vadeli bir perspektifte ele alınmalı ve cesurca hareket edilmelidir. Kararlar ve yaptırımlar günümüz koşullarına göre değerlendirilip, geleceğe yönelik uygulanmalıdır.

Çözüm Roquefort’u yasaklamak değil, Ezine’yi dünyaya tanıtmaktır.

 

Yorumlarınızı Bize Yazınız

Soru Sor