Vergi, Maliye, Ekonomi, Sosyal Güvenlik, Ticaret Hukuku Hakkındaki Herşeyyeni e-konomi
Emrah AKIN
24 Mayıs 2015Emrah AKIN
183OKUNMA

“Bölgesel Üs/Küresel Güç” Türkiye

Yazının başlığı geçtiğimiz günlerde dördüncüsü yapılan “Uludağ Ekonomi Zirvesi”nin en dikkat çeken panellerinden birisinden ödünç alındı. Engin Aksoy’un (Vodafone) moderatörlüğünde gerçekleşen panelde YASED Y.K. Başkanı Ahmet Erdem (Shell), Tankut Turnaoğlu (Procter & Gamble), Levent Çakıroğlu (Koç Holding) ve Adnan Nas (Global Yatırım Holding) söz aldılar. Gündem elbette Türkiye’nin bölgesel üs olma potansiyeliydi.

Panel notlarımın arasında en dikkat çeken sözlerden birisi Tankut Turnaoğlu’na ait “2023 perspektifinde Türkiye’nin bölgesel merkez olması çok güçlü bir kaldıraç olabilir”. Sn. Turnaoğlu’nun bıraktığı yerden, konu ile ilgili kısa bir ufuk turu yapalım.

“Bölgesel üs/merkez” kavramıyla neyi kastediyoruz?
Bölgesel üs veya merkez kavramının ardında temel olarak iki ana yapı var “bölgesel yönetim üssü” ve “bölgesel hizmet ihracat üssü”. Türkiye hem bölgesel yönetim hem de hizmet merkezi olmak için oldukça kuvvetli bir aday; ancak henüz beklenen seviyeye ulaşabilmiş değil.

Bölgesel merkez olmak neden önemli?
Ülkelerin çekmekte oldukları “doğrudan yabancı yatırımlar” uzun yıllardır oldukça önemli bir ekonomik parametre. Ülkeye çekilen doğrudan yabancı yatırım (foreign direct investment - FDI) tutarının düzenli olarak artışı önemli bir ekonomik istikrar parametresi olarak kabul görüyor. Doğrudan yabancı yatırım çekmek Türkiye için de oldukça önemli. Hem yatırım çekmek hem de ülkenin döviz gelirlerini arttırmak bağlamında bölgesel üs olma konusu anahtar önemde. 

60 ülke ve yaklaşık 2 milyar insan…
Türkiye, dört saatlik uçuş mesafesi içinde bulunan yaklaşık 60 ülke ve 2 milyar insanla, uluslararası yatırımcı için oldukça önemli bir çekim merkezi. Bu kıymetli coğrafi konumun, ekonomik ve siyasi istikrar, hukuk güvenliği ve cazip yatırım teşvik imkânları ile desteklendiği her durumda Türkiye’nin doğrudan yabancı yatırımlar için önemli bir adres olacağı konusunda şüpheye yer yok. Özetle Türkiye’nin bölgesel merkez olabilmek için en büyük kozu coğrafi konumu; ancak yukarıda da belirttiğimiz üzere bu tek başına yeterli değil.

Bölgesel yönetim merkezi için yasal çerçeveye bakalım…
Türkiye’ye gelecek doğrudan yabancı yatırımların özendirilmesine ve doğrudan yabancı yatırımlara uygulanacak işlemlere ilişkin temel hükümler 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu’nda yer alıyor.

“Yatırım Serbestisi” 4875 sayılı Kanun’un içine işlemiş temel bir prensip olarak karşımıza çıkıyor. Yani, uluslararası anlaşmalar ve özel kanun hükümleri tarafından aksi öngörülmedikçe yabancı yatırımcıların Türkiye'de doğrudan yabancı yatırım yapmaları serbest ve daha da önemlisi Türkiye’de yabancı yatırımcılar yerli yatırımcılarla eşit muameleye tabi tutuluyorlar.

Uluslararası yatırımcıların, Türk Ticaret Kanunu’nda yer alan şirketleri veya Borçlar Kanunu’nda düzenlenen adi şirketleri kurarak veya bu şirketlere iştirak ederek Türkiye’ye yatırım yapmaları mümkün. Ancak henüz bu tür büyük yatırımlar yapmadan da Türkiye’nin ekonomik potansiyelini ve koşullarını analiz etmelerine imkân veren kolay bir yol daha var: “İrtibat Büroları (Liaison Offices)”.

İrtibat Büroları, Ekonomi Bakanlığı tarafından düzenlenen ve yönetilen bir sistemin içinde faaliyet gösteriyorlar. Ekonomi Bakanlığı, yabancı ülke kanunlarına göre kurulmuş şirketlere Türkiye’de irtibat bürosu açma izni veriyor ve gerek görürse bu izinlerin süresini uzatıyor. Bu noktada belirtelim, irtibat büroları Türkiye’de ticari faaliyette bulunamıyorlar.

Uluslararası yatırımcıların Türkiye’de “Bölgesel Yönetim Merkezi” kurabilmelerinin önünü açabilmek için 2012 yılı Temmuz ayında Ekonomi Bakanlığı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu Uygulama Yönetmeliği’nde çok önemli bir değişiklik yaptı. Bu değişiklikle, uluslararası şirketlerin Türkiye’de -irtibat bürosu yapılanması altında- bölgesel yönetim merkezi kurarak faaliyette bulunmaları mümkün hale gelmiş oldu. Hem de Ekonomi Bakanlığı’ndan alınacak 10 yıllık bir izinle. Ancak belirtelim, kuruluş izni alacak olan bölgesel yönetim merkezlerinin, münhasıran uluslararası yatırımcıların diğer ülkelerdeki birimlerine yönelik olarak faaliyet göstermeleri zorunlu. Yani bu merkezlerin Türkiye ile ilgilenme şansları yok!

Türkiye ile ilgili faaliyet gösterememe kısmını dikkate almazsak, Ekonomi Bakanlığı tarafından 2012’de atılan adımın, uluslararası yatırımcıların bölgesel yönetim merkezlerini Türkiye’ye getirmelerini teşvik etmek bakımından oldukça önemli olduğunu kabul etmek gerekiyor.

İşin vergisel boyutuna gelince; Ekonomi Bakanlığı’nın 2012’de attığı adımdan beklenen en yüksek faydanın sağlanabilmesi için, bölgesel yönetim merkezleri hakkında vergi idaresinin alacağı tavır da oldukça önemli.

İrtibat büroları, ticari bir faaliyette bulunmadıkları ve dolayısıyla ticari kazanç da elde etmedikleri için mevcut yasal düzenlemeler çerçevesinde herhangi bir kurumlar vergisi ve katma değer vergisi mükellefiyeti ile de karşı karşıya kalmıyorlar. Diğer yandan, çalışanlara ödenen ücretler de gelir vergisi stopajına tabi tutulmuyor. Böyle bir çerçeveye oturan “bölgesel yönetim merkezleri” de uluslararası yatırımcılar için oldukça cazipler. Ancak bölgesel yönetim merkezlerinin, faaliyetlerin vergisel açıdan bir “iş merkezi” oluşturması ve vergiye tabi tutulmaları konusunda Gelir İdaresi Başkanlığı’nın uygulama ve görüşlerinin henüz tam anlamıyla berrak olduğunu söyleyebilmek oldukça zor. Bu durum da Türkiye’de bölgesel yönetim merkezi kurma planı içerisinde olan, uluslararası yatırımcılarda haklı olarak ciddi bir tereddüt yaratıyor.

Bölgesel hizmet merkezi olabilecek miyiz?
En genel olarak, bölgesel hizmet merkezlerini, uluslararası sermayeli bir şirketin küresel organizasyonu altında bulunan ve çeşitli ülkelerde faaliyet gösteren işletmelere “mimarlık, mühendislik, muhasebe kaydı tutma, çağrı merkezi” vb. hizmetleri sağlayan ortak hizmet birimleri olarak tanımlayabiliriz.

Türkiye hizmet merkezi olma yolundaki en önemli adımlardan birisini Haziran 2012’de Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 10. maddesine eklenen bir bentle attı. Buna göre, Türkiye’de yerleşmiş olmayan kişilerle, iş yeri, kanuni ve iş merkezi yurt dışında bulunanlara Türkiye’de verilen ve münhasıran yurt dışında yararlanılan bazı hizmetlerden elde edilen kazancın %50’sinin beyan edilen kurum kazancından indirilebileceği hüküm altına alınmış oldu. Bu hizmetlerin -bazı tartışmalı noktalar dışında- KDV’ye de tabi olmayacağı düşünülünce, hizmet ihracatı merkezi olmak bakımından önemli bir adım atılmış olduğunu söyleyebiliriz.

Bu önemli vergisel destekten yararlanabilecek hizmetler mimarlık, mühendislik, tasarım, yazılım, tıbbi raporlama, muhasebe kaydı tutma, çağrı merkezi, veri saklama, eğitim ve sağlık hizmetleri olarak tespit edilmiş durumda.

Bu noktada şu soru akla geliyor; 2012’den beri Türkiye bölgesel hizmet merkezi olma yolunda ne kadar yol aldı? Soruya verilebilecek cevabın tatmin edici olacağını söyleyemeyiz.

Hizmet merkezleriyle ilgili iyi dünya örneklerine bakınca, uluslararası yatırımcıları çekmek için “operasyonel maliyetlerinin” düşürülmesinin anahtar önemde olduğunu görüyoruz. Bu noktada, özellikle istihdam edilen personele ilişkin maliyetlerin düşürülmesi konusu öne çıkıyor. Ücretler üzerinden alınan gelir vergisi stopajı ve sosyal güvenlik kesintisi işveren payına yönelik bir takım muafiyetler bu alanda önemli teşvik unsurları olarak değerlendirilebilir.

Bölgesel üs/küresel güç olabilecek miyiz?
Hem bölgesel yönetim merkezi hem de bölgesel hizmet merkezi olmak için şu ana kadar atılan adımları yadsımamız mümkün değil; ancak mevcut adımların Türkiye’nin “bölgesel üs” olma iddiasını gerçekleştirecek kadar kuvvetli ve yeterli olduğunu söylemek oldukça zor.

Uluslararası yatırımları çekmek için kıyasıya bir ekonomik savaşın sürdüğü günümüz dünyasında, Türkiye’nin yatırım pastasından hak ettiği payı alabilmesi için daha cesur adımları -geç kalmadan- atması gerekiyor. Bu bağlamda, öncelikle bölgesel yönetim ve hizmet merkezlerinin hukuki statü ve altyapılarının sağlam bir mevzuat temeline oturtulması gerekiyor. İkinci adımda ise bu alanda sağlanacak teşviklerin -uluslararası yatırımcıların yatırım kararlarını verirken önemli bir parametre olan- “faiz, amortisman ve vergi öncesi karı (FAVÖK – EBITDA)” etkileyecek tarzda yapılandırılması Türkiye’nin bölgesel üs olma iddiasını kuvvetlendirecektir.

Yorumlarınızı Bize Yazınız

Soru Sor