Abdulmenaf YAKUT
Abdulmenaf YAKUT

Beyan Sistemimizin Zaafları

2207

Vergi devletlerin tarihi kadar eski bir olgudur. Ancak devletin, egemenlik hakkına dayanarak hâkimi bulunduğu topraklarda yaşayan insanlardan farklı kriterlere göre aldığı vergi, tarihten günümüze kadar değişik formlardan geçerek günümüzdeki modern, karmaşık ve bilimsel şeklini almıştır.

Bugün vergi vermek en temel vatandaşlık görevlerinin başında gelmektedir. Bizim anayasamızda da her vatandaşın, kamu harcamalarının karşılanması amacıyla mali gücüne göre vergi vereceği yönünde bir hüküm bulunmaktadır (1) Bu itibarla, vergi vermek bizde de anayasal bir zorunluluk olup, bu zorunluluğun esasları kanunlarla düzenlenir

Modern kitle toplumunda bugün, geleneksel toplumdakine nazaran çok daha fazla görev üstlenmiş bulunan devlet aygıtı, bütün bu işlevlerini icra edebilmek için ihtiyaç duyduğu finansal kaynağı esas itibariyle vatandaşlarından topladığı vergi gelirleriyle karşılamak durumunda kalmaktadır. Hatta devletin iç ya da dış kaynaklardan sağladığı borçların nihai finansman yolunun da, son tahlilde, yine vergi gelirleri olduğu bir gerçektir.

Tüm dünyada olduğu gibi Ülkemizde de vergi konusu insanların hayatını etkileyen konuların en başında gelmektedir.

Öte yandan hiç kimse bunun aksini iddia etmemekte ya da “ben vergimi vermem” diyememektedir. Sorun, insanların, idarenin zafiyetinden yararlanıp kayıt dışı davranmaları ve hukuken tahakkuk eden vergi edimlerini kanunen tahakkuk ettirmemek suretiyle vergi kayıp ve kaçağına sebebiyet vermeleridir.

Herkes vergi gelirlerinin artırılması konusunda hem fikirdir. Ancak sıra “vergini beyan et!” demeye geldiği vakit, herkesin bu görevi başkasına yüklemek istercesine ortalıktan kaybolmanın yollarını aradığını görüyoruz.

Bunda şaşılacak bir şey yoktur aslında. İnsanlardaki, adına ‘nefis’ de denilen bu içgüdü nedeniyle, hiç kimse cebindeki parasını, ortak ihtiyaçların karşılanmasında kullanılmak üzere çıkarıp devlete vermek istememektedir. Kişinin statüsü, mesleği ya da dünya görüşü ne olursa olsun, temelde bu durumun değişmediğini görüyoruz.

Bırakın sıradan vergi mükelleflerini, bir ülkedeki itibarlı bir tüccarın, üst düzey bir bürokratın hatta görevi vergi toplamak olan maliye bakanının bile; üzerinde maddi ya da manevi belli bir baskı hissetmediği takdirde, vergi verme konusunda aynı şekilde isteksiz davranacağı kuvvetle muhtemeldir. İnsanın tabiatından kaynaklanan bu durumu değiştirmek ise neredeyse imkânsızdır.

Bu işin bir etik sorunu olduğundan bahisle vatandaşları, kazançlarını doğru olarak beyan etmeye teşvik etmek için onları bu konuda şuurlandırma gayretine girişmenin pek bir faydası olmayacaktır.

Ülkedeki vergi oranlarının yüksekliği de bizce vergi kaybının gerçek nedeni olarak gösterilemez. Zira insanoğlu, hiçbir zaman başkalarını, cebindeki paraya ya da ağzındaki lokmaya ortak etmek istemez. Bunun, vergi oranlarının yüksek olmasıyla bir ilgisi bulunmamaktadır. Vakıa, vergi oranları yükseldikçe vergiye karşı direncin arttığı bilimsel bir realitedir; ancak, bu oranların yüzde bir-iki gibi düşük seviyelere indirilmesi durumunda bile, insanlar, bir süre sonra bunu da çok görecek ve vergilerini ödememek için türlü yollar aramaya başlayacaklardır.

Zaten vergi, yapısı itibariyle devletin hükümranlık hakkına dayanarak zorla almış olduğu bir şey değil midir? İnsanların, başkalarına gönüllerinden koparak vermiş oldukları para ya da benzeri değerler, halk arasında ‘sadaka’ ve benzeri adlarla nitelendirilir, ancak takdir edersiniz ki bu şekilde yapılacak küçücük katkılarla büyük meblağları baliğ kamusal masrafların karşılanması mümkün değildir.

Mükellefleri doğru beyanda bulunmak durumunda bırakacak yöntemler geliştirilmeli

Bunun için, vatandaşların prensipte vermek isteyip de, beyan sırasında nefisleriyle karşı karşıya kaldıklarından dolayı, ödemekten kaçındıkları vergi vermeye karşı direnci kırmak için ‘anestezik’ birtakım yöntemler kullanmak suretiyle, mükelleflerin vergi verirken hissetmiş oldukları duygunun etkisinin azaltılmaya çalışılması gerekir.

Vergi gibi zora dayanan ve denetim olmaksızın insanların vermeye yanaşmayacakları bir konuda, kişilerin vergilerini gerçeğe uygun olarak beyan etmelerini sağlamak için, çeşitli zafiyetlerle malul insan kaynaklı öznel denetim yerine; çeşitli kontrol mekanizmalarını barındıran, nesnel ve şaşmaz bir biçimde işleme garantisi olan sistemik ve teknolojik yapılardan azami derecede yararlanmanın bu konuda izlenecek en etkili yol olduğunu düşünüyoruz.

Zaten devlet için nihai hedefin vergi toplamak olmadığını biliyoruz. Yıllık kamusal masraflar yeterince karşılandığı takdirde, vergi oranlarının, ekonomik hayatı olumsuz etkilemeyecek optimal düzeylere daha rahat bir şekilde getirilmesi mümkün olabilecektir.

Beyan sistemimizin mahiyeti

Bu arada bilindiği üzere, Türk vergi sisteminde esas olarak beyan kuralı geçerlidir (2). Elde ettiği kazancın tutarını ve gerçekleştirdiği iktisadi işlemin gerçek hacmini, en iyi şekilde yine, söz konusu faaliyeti gerçekleştiren kişinin bilebileceği düşüncesinden hareketle, vergilendirmede beyan esasını öngören vergi kanunları; İdare’ye de, kişi ve kurumlar tarafından beyan edilen matrahların doğruluğunun ortaya konulması amacıyla, zamanaşımı süresi içerisinde her türlü incelemeyi yapma salahiyetini vermiştir.

Ancak uygulamada İdarenin, değişik nedenlerle, kanundan aldığı bu görevini tam anlamıyla yerine getiremediği görülmektedir. Mevcut ağır iş yükü altında vergi denetiminden çok şey beklemek de zordur.

Kaldı ki bir dosya, sonucunda kanuna aykırı davranışın ortaya çıkarılabildiği vergi incelemesine; örnekleme yoluyla beyanname seçimi, ihbar, sektörel denetim, başka mükellefler sebebiyle karşıt olarak ya da benzeri nedenlerle tabi tutulmaktadır. Türkiye’de incelenen mükelleflerin, toplam sayıya oranı yüzde onun bile hayli altında olduğu tahmin edilmektedir. Her yıl incelenmeyen yüzde doksanları aşan beyannamenin ne derece gerçeği yansıttığı ise layıkıyla tespit edilememektedir.

Mevcut durumdaki beyan esasında; mükellefler, belli bir dönem içerisinde elde etmiş oldukları hâsılat toplamı ile giderlerinin toplam tutarları arasındaki farkı ‘vergi matrahı’ olarak beyan etmektedirler. Söz konusu gelir ve giderlere ait faturalar ise mükelleflerde kalmakta ve özellikle toplamları beyannameye ‘gider’ olarak yazılan belgeler arasında örneğin sahte ya da muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge bulunması durumunda, bunlar, ancak bir vergi incelemesi neticesinde anlaşılıp reddedilmektedir. Ancak, uygulamada inceleme oranı son derece düşük olduğu için, kullanılan sahte bir belgenin ortaya çıkması ihtimal hesaplarına kalmaktadır.

Sorunun temeli vergi beyanlarının kontrolsüz olarak kabul edilmesinde!

Türkiye’de, özellikle merkezi hükümet tarafından toplanan vergi gelirlerinin kahir ekseriyetini teşkil eden gelir ve kurumlar vergisi gibi kişi ve kurum kazançlarını konu alan vergilerle iktisadi hayatta cereyan eden harcama işlemleri üzerinden değişik esaslara göre alınan katma değer vergisi ve özel tüketim vergisi gibi belli başlı vergilerde geçerli olduğunu söylediğimiz beyan esasını hep anlattığım şu anekdottaki duruma benzetiyorum.

Malum, Türkiye’de üniversiteye girişler iki ana aşamadan oluşmaktadır. Adaylar, müracaattan sonra, öncelikle, zaman zaman sayıları değişen ve sürekli değiştiği için şu anki sayısının kaç olduğunu gerçekten bilmediği sınavlara girip geçerli sayılabilecek belli bir puanı aldıktan sonra, yerleştirilmek üzere okul ve bölüm tercihinde bulunurlar. Yani mevcut sisteme göre, girdikleri sınav ya da sınavlardan yeterli puan alamayan adayların hak etmedikleri bir okula yerleştirilmeleri mümkün değildir.

Ama üniversiteye giriş ve yerleştirme sistemimizde, belirtilen bu kuralın değil de, vergi hukukumuzdaki beyan esasına benzer bir uygulamanın cari olduğunu ve adayların, tercih ettikleri okulları hak edip etmediklerini ölçmeye yarayan sınav ya da sınavlardan yeterli puan alıp almadıklarına bakılmaksızın, herkesin tercihinin doğrudan kabul edildiği ve bütün adayların, talepleri doğrultusunda okullara yerleştirildiği bir kuralın yürürlülükte olduğunu tahayyül etsek nasıl bir durum söz konusu olurdu acaba?

Böylesine sorunlu bir sistemin, yani, tercihlerin, adayların sınava girip girmediklerine ya da girmiş olsalar bile sınavdan yeterli puan almış olup olmadıklarına bakılmaksızın peşinen kabul edildiği ve isteyen herkesin istediği yere yerleştirildiği sistemin geçerli olduğu bir durumda; diyelim ki herhangi bir yıl, yerleştirilmek talebiyle ÖSYM’ye başvurmuş olan adayların 30.000’i sınava hiç girmemiş, 300.000’i ise sınava girmekle birlikte tercih ettikleri okullara yetecek puanı alamamış olduklarını ve fakat söz konusu sistemin geçerli olması nedeniyle, sınava girmemiş olan 30.000 adayla sınava girdikleri halde tercih ettikleri bölümlere yetecek puanı alamamış olan 300.000 adayın da diğer hak eden kişiler gibi istedikleri bölümlere yerleştirildiklerini varsayalım.

Sonra da, sistemdeki açığın sonucu olarak her yıl hak etmedikleri okullara yerleştirilen on binlerce kişinin girmiş oldukları okullarda eğitimlerini sürdürdükleri sırada, konuya ilişkin bir ihbar veya şikâyet veyahut ilgili idarenin re’sen almış olduğu bir karar sonucu, haksız/yanlış yerleştirildikleri iddia edilen/sanılan kişilerin bir kısmı ya da tamamı nezdinde büyük bir soruşturmanın açıldığını ve söz konusu soruşturma neticesinde ‘suçlu’ bulunanlar hakkında ‘okuldan ihraç etme’, ‘hürriyeti bağlayıcı ceza ile cezalandırma’, ‘o zaman kadar kendilerine sarf edilmiş olan paraları tazmin etme’ ve/veya ‘çeşitli idari para cezalarıyla cezalandırma’ gibi yaptırımların uygulanması yoluna gidildiğini düşünelim.

Gerçekten de, üniversiteye giriş sistemimizde, şu an uygulanmakta olan kuralın değil de vergilendirme rejimimizdeki beyan esasına benzer bir durum geçerli olsaydı, adayların yerleştirilmesi konusunda ne büyük haksızlıkların, karmaşıklık, belirsizlik ve hatta mağduriyetlerin meydana geleceğini tahmin etmek hiç de zor değil.

**
Üniversiteye giriş sistemimiz tasavvur ettiğimiz şekilde değil gerçi, ama vergi beyan sistemimizin, ne yazık ki, mükelleflerin belli bir dönemdeki hâsılat ve gider kalemlerinin hülasalarını teşkil eden rakamları ifade eden beyanlarının, herhangi bir ön kontrole tabi tutulmadan, İdarenin bu beyanları geriye doğru inceleme yetkisine sahip olduğu gerekçesiyle peşinen kabul edildiği fakat bu işin altından kalkabilecek halinin bulunmadığı, adeta kangrenleşmiş bir yapısı bulunmaktadır.

Hâlbuki, kayıt dışı ekonomiyle ve vergi kayıp-kaçağıyla mücadele etme amacına matuf olmak üzere zaman zaman gündeme getirilen ve bir kısmı da uygulamaya konulan palyatif çözümler yerine; alınan bütün tedbirlere rağmen, hala son derece yaygın olduğu görülen ‘sahte ve muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge’(SMİYB) düzenleme/kullanma ve paravan şirket gibi olguları belki de tarihe gömecek ve bugün itibariyle, yaptıkları denetimlerde daha çok karşıt ya da alt firma incelemesi yoluyla fatura teyidi ya da sahte belge ayıklaması işi ile uğraşmak durumunda kalan vergi inceleme elemanları ve diğer vergi memurlarının, bu işlerden artacak kapasitelerini daha teknik incelemeler yapmak ve sistemin açık noktalarını daha sıkı bir denetim altında bulundurmak için kullanmalarına imkan tanıyacak ve öteden beri uygulana gelen ‘geriye doğru vergi incelemesi-denetimi’ yerine ‘vergi murakabesi-gözetimi’ kavramını gündeme getirecek bir sistemin kurulmasının zamanı geldi de geçiyor bile.

Öyle ya..madem ki temel vergi hukuku felsefisine göre Hazine, işletmelerin bir nevi ortağı olarak addedilmektedir. O zaman, bu ortaklığın gereği olarak ve bundan doğacak olan menfaatin emniyetle temin edilmesi gayesiyle; işletmelerin, mümkün olduğu ölçüde, sürekli bir kontrol ve denetim altında bulundurulması, başka bir deyişle, ortağı bulunulan işletme faaliyetlerinin en azından Hazine ortaklığını ilgilendiren boyutuyla murakabe edilmesi lazım gelmez mi?

(1) Bkz. 1982 Anayasasının ‘Vergi Ödevi’ matlabını taşıyan 73. maddesi.
(2) Bkz 193 s. GVK’nun 83. maddesi ve 5520 s. KVK’nun 14. maddesi ile 3065 s. KDVK’nun 40. maddesi.

NOT: Bu yazı daha evvel Lebib Yalkın Dergisinin Haziran 2010’da çıkan 78 sayılı nüshasında aynı başlıkla yayınlanmıştır. Yazıda ufak bazı güncellemeler yapılmak suretiyle VERGİALGI okurlarına sunulmuştur.

YASAL UYARI : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları yazara aittir. Yazar adı ve "vergialgi.net" internet sitesi adı kullanılmadan alıntı yapılamaz.