Turne Mektupları

245

Ahmet EROL
Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, İlk Baskı: Ekim 1997, 72 sayfa 

Bir maliye müfettişinin Anadolu kentlerindeki 'turne' yolculukları sırasında yazdığı mektuplar: Yaşam, sevgi, ölüm, yazın, yazarlar, kitaplar, kültür: Trabzon'da Orhan Pamuk ve Kara Kitap, Kocaeli'nde köyden kente göç ve çevre kirliliği.. 

Tadımlık
“Trabzon’dan

Karadeniz’in dalgaları yüreğimi döverken, Mario Levi’nin Haldun Taner Öykü Ödülü’nü alan Bir Şehre Gidememek adlı şiirsel öykülerini yutarcasına okudum. Çok şeyler buldum seviden, özlemden, insanlıktan ve bizden yana. Bu yapıtı okuyan herkesin kendi yaşamından kesitler bulacağını sanıyorum. Mario Levi, alanında bir ilk. Türkiye’de yapılmakta olan yazın yarışmalarında ilk kez ödül kazanma başarısını taşıyan ilk azınlık yurttaşımız. Türk dilini kullanımındaki başarısı ve şiirsel anlatımı övgüye değer doğrusu. Mario Levi’nin yapıtının irdelenmesi belki ayrı bir yazının konusu olmalı. Ben, bugün sana Karadeniz’in ürpertici dalgaları ve sinsi yağmuru içinde bir başka yazarın kitabını anlatmak istiyorum. Gerçekte, amacım anlatmak değil; bu yapıtın kimi satırlarını, kimi sözcüklerini seninle paylaşmak. Seninle paylaşmak, üzerinde söyleşmek istediğim kitap Orhan Pamuk’un Kara Kitap adlı romanı. Kitabın adı, taşıdığı yazınsal değer açısından pek uyumlu değil kanımca. Türk yazını ve yazın tarihi açısından tam anlamıyla yetkin bir yapıt olup, tek sözcükle bir Ak Kitap. Konur Ertop, Orhan Pamuk ilk romanı olan Cevdet Bey ve Oğulları’nı yayımladığı zaman, onu “Edebiyat dünyasının yeni üyesini hayranlıkla selamlıyorum” diyerek karşılaşmıştı. Atilla Özkırımlı ise, yazarın ilk yapıtına biraz daha ürkek ve ölçülü yaklaşarak “önemsenip tartışılması gereken bir roman” diyerek düşüncelerini belirtmişti. Birçok Türk yazarı, hatta kıskançlık ve kinleri ile ünlü kimi yazarlarımız bile ilk kitabında Orhan Pamuk’a şapkalarını çıkararak “Hoşgeldin” demişlerdi. Bir zamanlar “Hoşgeldin” denilen bu yazar, bugün Türk yazınının en ağır taşlarından biri olarak yazın dünyamızda yerini aldı bile. Çevrildiği takdirde, diğer dil yazınları içinde de hak etttiği yere kavuşacağına inanıyorum. Yazarın son romanı olan Kara Kitap, güç bir kitap. Okurun, yazarın harcadığı emeği haketmesi gerekecek. Alışılmadık bir dille yazılmış ve okuyucunun dönüp dönüp yeniden okumak isteyeceği hikâyelerle kurulmuş bir arayış romanı, bir aşk romanı, bir ansiklopedik roman Kara Kitap. Kitapta şaşırtıcı düzeyde bir bilgi birikimi ve bilgi aktarımı var. Gerçekte, roman köklü, birikimli, iyi analiz edilmiş, soylu bir özgeçmişin izlerini taşıyor. Dolu dolu bir geçmiş, alabildiğine birikimli bir yaşam. Kitap ansiklopedik bir kitap. Ansiklopedilerden tek ayrımı, aktarmak istediği bilgileri alçakgönüllü bir sadelik, akıcılık, coşku ile ve fark ettirmeden okura aktarması. Kitabı okurken, bu yelpazesi geniş bilgi birikiminin beynimizin bir köşeciğine kaydedildiğinin ayrımına bile varmıyoruz. Ama, sonradan günlük yaşamımızda bu bilgi birikiminin şaşırtıcı bir biçimde ortaya çıktığını görüyoruz. Romanın ansiklopedik bilgi yelpazesi 12 Eylül 1980 öncesi yakın tarihimizden, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışına, Bektaşilikten Nakşibendiliğe, Cumhuriyetle başlayan çağdaşlaşmadan, toplumun Batı ölçütleri karşısında bozunuma uğrayan tavırlarına, Türk kargalarının dünyanın en uzun süre yaşayan kargaları olmasından kurtarıcı olarak beklenen Mehdi’ye, Mevlana ile Şemsi Tebrizi arasındaki ölümsüz seviden diğer ölümsüz ve şaşırtıcı birçok sevdaya, Tommiks ve Teksas’tan Hurufiliğe, basın dünyasından pabucu dama atılmış köşe yazarlarına, solculuktan tarikatçılığa, Nakşibendilikten Arnavutluk’a kadar dalgalanıp durmakta romanın her bir sayfasında. “Şiirbeyi” Cemal Süreya, “Ne yazsa ilgiyle okunur” diyor Orhan Pamuk için. Ne kadar zaman oldu, dizeler bu eşsiz insanını yitireli? Kaç zaman geçti dersin, bu anadevletçi maliyeci aramızdan göçüp gideli? Ölümlerin ardından zaman sanki daha bir hızlı geçiyor. Birilerinin, bilmem kaçıncı ölüm yıldönümü anmalarında, “Aaa, ne çok zaman geçmiş; ne tez on yıl olmuş” diye konuşuruz seninle hep. Cemal Süreya da kervanını yükleyip gitti buralardan. Kurucusu, hazırlayıcısı ve kuramcılarından biri olduğu Maliye Yazıları, 22. sayısını bildiğin gibi Cemal Süreya’ya adadı. Seninle söyleştiğim, özlem gidermeye çalıştığım bu yazıyı da, biraz Cemal Süreya’nın Maliye Yazıları dergisinden beklediği, umduğu yazı türüne yakınlaşmak üzere düşündüm. Kuru, donuk, çağrışımlardan ve duygulardan uzak bir kitap tanıtım yazısı yerine, daha canlı, daha yüzyüze, daha sıcak, yelpazesi daha geniş bir tanıtım yazısı olsun istedim. Tevfik Akdağ’ın, Cemal Süreya’yı çağrıştıran şu dizeleri yayımlandı Eylül 1990’da Mehmet Kemal’in, Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde: “Yaz beklemede sevgili şair Seni bir kişi dinlese dinlemese de Yaz durmadan günler kayıp geçiyor Ekle bir dize daha sevgi dizesine.” Yaz beklemiyor. Yaz beklemiyor, günler durmuyor. Orhan Pamuk’un romanı, belli etse de etmese de biraz özlem romanı. Biraz bekleyiş, biraz arayış, biraz buluş, biraz yitiriş, ve delice bir özleyiş romanı... Bunun kanıtı olan bir bölümden sana alıntı yapmak istiyorum: “O zaman, kibritimi bir daha yakmadan gerisin geriye şehrin ışıklarına dönerken, felâket anlarında ölümü karşılamanın en mutlu yolunun bu olduğunu düşünerek uzak bir sevgiliye acıyla sesleneceğim: Canım, güzelim, kederlim, felâketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister...” Kitabın bölüm başlıklarına konulan “epigraflar” da arayışın, özlemin, hüznün izlerini taşıyor.”