Ozan BİNGÖL
Ozan BİNGÖL

Varlık Yönetim Şirketlerinde Çark Nasıl Dönüyor?

4360

Bugünlerde sıkça duymaya başladığımız (X) bankası tahsil edemediği şu kadar alacağını (Y) varlık yönetim şirketine sattı, (A) finans kuruluşu tahsilinden vazgeçtiği şu kadar alacağını cüzi bir paraya (B) varlık yönetim şirketine sattı gibi. Kimdir bu varlık yönetim şirketleri, nasıl çalışır, neden batık kredi satın alır? Bu soruların hepsine bu yazımda değinmiş olacağım.

Konuya girmeden, öncelikle bu şirketlerin yasal statülerini ve kuruluş amaçlarını belirterek başlayalım. 5411 sayılı Bankalar Kanununun 143. maddesi ile Türkiye’de finansal sistemin tahsili gecikmiş alacaklarının yönetimi ile yetkilendirilmiş şirketlerdir Varlık Yönetim Şirketleri.

Bu sektör dünyada çok farklı şekillerde düzenlenirken,  Türkiye’de bu görev  baştan beri (2002) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) tarafından yürütülmektedir.

Varlık Yönetim Şirketleri banka, faktöring, finansal kiralama ve finansman kuruluşlarının tahsili gecikmiş kredilerini devralarak, bankalara hem nakit kaynak aktarırlar hem de bankaların uzmanlık alanı olmayan bir konuda verimsiz bir faaliyet göstermesinin önüne geçmektedirler.

Varlık yönetim şirketleri kredi borçluları ile görüşmelerle ve bankalar tarafından başlatılmış hukuki süreçleri sürdürerek tahsilât yapmaya; böylece kredi portföylerini satın almak için yaptıkları yatırımlarını, tahsilât sürecinde oluşan masraflarını ve faiz giderlerini karşılayıp, kâr etmeye çalışan finans kuruluşlarıdır. Örneğin Varlık Yönetim Şirketleri 2008 yılından bu yana 2 milyon kredi borçlusuna ait toplam anapara bakiyesi 23 milyar TL olan kredi portföylerini finansal kuruluşlardan 3 milyar TL’ye satın alarak ciddi bir finansal kaynak sağlamış gözükmektedirler. Bugün faaliyet gösteren 13 Varlık Yönetim Şirketinde 1500 kredi çözüm uzmanı ve hukukçu çalışmaktadır.

Bankaların ortalama 2-3 yıl süresince yaptıkları yoğun tahsilat çabalarına rağmen tahsilat yapamadığı ve nihayetinde devrettiği bu kredilerden Varlık Yönetim Şirketlerinin tahsilat yapması da o kadar kolay ve çabuk olmuyor tabii.

Bu portföylerin kredi borçluları, ya işini kaybetmiş ya da gelirinin çok ötesinde kredi kullanmış kişi ve kuruluşlardan oluşuyor. Kredilerin, varsa teminatları bankalar tarafından başlatılan hukuki süreçler sonucunda icra yolu ile satılmış olduğu için kredi borçlusunun bu krediyi geri ödemek için motivasyonu da yüksek olmuyor.

Ancak kredi borçlusu, bu kredilerdeki temerrüt halinin bıraktığı sicil tahribatını, finansal tüketici olarak uğradığı sınırlamaları, (örneğin, yeni kredi kullanamamak) ve hukuki süreçler sonucunda getirilen sınırlamaları (örneğin maaş, araba, ev haczi vb.) kaldırmayı arzu ettiğinde bir çözüme ulaşmak mümkün olabiliyor.

Varlık Yönetim Şirketleri de kredi borçlusunun ödeme isteği ve kabiliyetini artırmak için faiz indirimi, uzun vadeli taksitli ödeme planı vb. öneriler ve esneklikler getirerek çözüm sürecini hızlandırmaya çalışırlar.  Bu süreçte bugüne kadar 500 bin kredi borçlusu, borçlu konumundan, dolayısı ile finansal ve hukuki sınırlandırmalarından kurtulmuştur.

Hali hazırda 1.5 milyon kredi borçlusu daha Varlık Yönetim Şirketleri ile muhatap olarak sorunlarına çözüm bulmaya çalışıyor.

Varlık Yönetim Şirketlerinin kredi borçluları ile ilişkilerini düzenleyen kredi sözleşmeleri ve genel kanunlar (Borçlar Kanunu, İcra-İflas Kanunu, tüketici haklarını düzenleyen kanunlar vb.) olmakla birlikte ilişkinin sosyal boyutunu düzenleyen net bir mevzuat olmadığı için, ilişkide zaman zaman sorunlar da yaşanabiliyor. Varlık Yönetim Şirketleri ise oluşturdukları sektör derneği vasıtası ile hem BDDK ile hem de diğer paydaşlar ile ortak çalışmalar yaparak bu sorunları ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Bu çerçevede yapılan Algı Araştırması sonuçlarına göre, kredi borçlularının yasal takip dosyalarının Varlık Yönetim Şirketlerine neden devredildiğini ve bankaların bu borçları paketler halinde, ciddi bir iskonto ile Varlık Yönetim Şirketlerine satmaya razı olmalarına rağmen, aynı iskontoyu neden kendilerine teklif etmediklerini anlayamadıklarını söylüyorlar.

Aynı zamanda Varlık Yönetim Şirketlerinin alacaklarını tahsil edebilmek için kurdukları çağrı merkezleri vasıtasıyla kendilerini sıkça aramalarından, posta, e-posta, SMS veya sesli mesaj göndermelerinden rahatsızlık duyduklarını da belirtiyorlar. Esasında bunlar, başta bankalar olmak üzere tüm alacaklıların kullandığı standart iletişim kurma araçları ve tahsilat yöntemleri olup kusursuz olmasalar da gayet iyi çalışan sistemlerdir. Öyle olmasa yıllarca banka takibi ve hukuki süreçlerde çözülmeyen sorununun Varlık Yönetim Şirketlerine devrolduktan sonra çözümlenmesinden mutlu olan, bir anlamda ekonomik özgürlüğüne kavuşan insan sayısı da yüzbinlerle ifade edilir hale gelmezdi.

Varlık Yönetim Şirketlerinin tüm bunlara rağmen eleştiri oklarının hedefine oturmasının temel nedeni, zaman içerisinde muhatap oldukları kredi borçlularının milyonlar seviyesine ulaşmış olması olsa gerek. Bankaların sattığı tahsili gecikmiş alacak portföyleri içerisinde binlerce vatandaşa ait kredi dosyası bulunuyor. Bunlar bankalar tarafından uzun bir süre hukuki süreçler de dahil olmak üzere takip edilmiş ancak tahsilat sağlanamayan dosyalardır. Portföy nüfusu genelde işsiz veya gelirleri borçlarını karşılamaktan çok uzak kalmış kişilerden oluşur. Takip süreleri uzadıkça takip/tahsilat maliyetleri de çok artıyor haliyle... Bankalar kendileri uğraşarak tahsil edebilecekleri miktara yakın, hatta bazen daha iyi sayılabilecek bir getiriyi alıp, bu dosyaları Varlık Yönetim Şirketlerine devrederek, hem asli işleri olan kaliteli kredi verme faaliyetine kaynak yaratmakla uğraşabiliyorlar hem de önemli bir işletme yükünden kurtulacaklarını öngörüyorlar.

Ayrıca bankaların bu şirketlere neden iskontolu sattıklarına ilişkin de üç ana neden sayabiliriz. Birincisi ‘kısmen tahsil imkanı olan’ ile ‘hiç tahsil imkanı olmayan’ arasındaki geniş bir bantta yer alan binlerce krediyi paketleyip satarken ortalama tahsilat beklentisinin ve dolayısıyla portföy satış fiyatının düşmesidir. Örneğin kredi bakiyesinin ‘%30’u oranında tahsilat beklentisi olan kredi ile ‘Sıfır’ tahsilat beklentisi olan iki kredi bir pakete konduğunda ortalama tahsilat beklentisi doğrudan %15’e düşmektedir. O ‘%30’ tahsilatı da hemen yapamayacağını ve yapmak için de gerek banka içinde gerekse de hukuki süreçlerde yapacağı masrafı düşünen banka bu ikili kredi paketini kredi bakiyesinin %10’u oranında bir bedele satmakta bir sıkıntı görmüyor.

İkincisi, bankanın tüm kredi müşterilerinin %97’sinin (Türk bankacılık sisteminin cari tahsili gecikmiş alacak oranı %3’ün altındadır) kredilerini faiz ve masrafları ile beraber muntazaman ödediği bir ortamda –haklı/haksız nedenlerle- borcunu ödeyemeyene kolaylık sağlanmasının yaratacağı ahlaki tehlike ve bunun sonucunda bankanın tüm aktif kalitesinin bozulması riskini bankanın almak istememesidir.

Üçüncüsü ise Bankalar Kanununun bankacılara getirdiği şahsi zimmet yüküdür. Genel hatları ile Bankalar Kanunu banka yöneticilerini kredilerin geri ödenmemesinde şahsen sorumlu tutabilmektedir. Dolayısı ile banka yöneticileri her hangi bir kredinin geri ödenmesinde anaparada indirim yapılması vb. kolaylıkları sağlarken şahsi risk aldıklarını düşünerek doğal olarak bu uygulamadan imtina etmektedirler.

Bankacılar artan bir sayıda, gerekli idari ve hukuki takip yapıldıktan sonra, anaparasının tahsili mümkün gözükmeyen, tamamına ve çoğunluğuna karşılık ayırdıkları kredileri belli bir dönem biriktirerek, paketler halinde 13 Varlık Yönetim Şirketinin faaliyet gösterdiği, mükemmele yakın piyasa ve rekabet şartlarının oluştuğuna kanaat ettikleri sektöre, genellikle ihale yöntemi ile satarak şahsi sorumluluk riskinden de kaçınmış olmaktadırlar.

Dünyanın gelişmiş ve gelişmekte olan tüm finansal piyasalarında benzer uygulamalar zaman içerisinde standart hale gelmiş olmasına rağmen, bununla yeni tanışan ülkemizde çelişkili durumlar oluşabiliyor tabii. Örneğin, kredi borçlularının Varlık Yönetim Şirketlerinin iletişim kurma ve erişim yöntemlerinden rahatsızlık duyması, bunların yasaklanmasını veya sınırlanmasını talep etmesi. Varlık Yönetim Şirketleri, odaklanarak, sabırla, yüksek ölçekli çalışarak ve verimi artırarak bankalardan daha iyi tahsilat yapmayı hedeflerler. Bunun için de iletişim kurma, erişim ve tahsilat yöntemlerini maliyet-getiri hesabına göre belirlerler. En düşük maliyetli iletişim kurma/erişim yöntemi ile başlayarak sonuç almak isterler. Bu da e-posta, sms, sesli mesaj yollamak, telefon ile aramak, mektup göndermek diye sıralanabilir. Maliyetli hukuki süreçlere bu yöntemlerle sonuç alınamadığı takdirde başvururlar. Bu yöntemlerden rahatsız olarak, sınırlandırılması veya yasaklanmasını isteyenler doğrudan hukuki sürece geçilmesini, hukuki sürecin, hacizler, icra satışları vb.nin ne kadar yıpratıcı ve maliyetli olduğunu, bu maliyetlerin sonuçta kendilerine yansıyacağını hesaba katmıyorlar.

Bankalar ve bankaların tahsili gecikmiş alacaklarını yöneten varlık yönetim şirketleri zaten çok sıkı düzenleme ve denetlemeye tabi finansal kuruluşlardır. Etkin ve verimli bir tahsilat sistemi olmadığında bankalar kredi vermekte daha çekingen davranacak, kredi müşterisi de kredi almakta zorlanacaktır. Varlık Yönetim Şirketi de artan maliyetlerini kısmen portföy alımında -aktardığı kaynağı kısarak- bankalara, kısmen de -sağladığı kolaylığı kısarak- kredi borçlusuna yansıtacaktır.  

Kredi borcunu ödemeyeni koruyan, çok yavaş çalışan, zor sonuç alınan ve maliyetli bir hukuk süreci hâlihazırda bankaların ve Varlık Yönetim Şirketlerinin tahsilat verimini düşürürken; geçen seçim döneminde gündeme gelen faiz affı gibi düzenlemeler, uygulanmasa dahi yarattığı beklenti ile bu verimi daha da düşürüyor. Bu verimsizliğin maliyeti de bir yandan faizin içindeki risk primini artırarak yeni kredi faizlerine yansırken, diğer yandan da kredi politikalarının sıkılaştırılması sonucunda düşük kredi skoru olan müşteriler başta olmak üzere yeni kredi müşterilerine de istediğinden az kredi imkânı bulabilmesi şeklinde yansıyor. Kredi skoru yüksek ve teminat gösterebilen kredi müşterisi, tahsilat veriminin düşmesinden daha az etkilenirken, gençler ve yeni girişimciler doğrudan olumsuz etkileniyorlar. Bankalardan ihtiyaç duydukları krediyi alamayanların da yapmayı düşündükleri yatırımdan vazgeçmeleri veya çok daha yüksek maliyetli gayri resmi kaynaklara yönelmeleri sonucunda potansiyel istihdam alanlarının kaybı veya vergi ziyanı olarak ekonomiye negatif etkisi oluyor.

Özet olarak diyebiliriz ki, kredi tahsilatına yönelik aflar, yeni kurallar ve sınırlamalar, maiyetler, vergi istisnaları gibi politika değişiklikleri belirlenirken çok dikkatli olunması gerekir. Görüntüde de olsa, tüketiciye, kredi borçlusuna koruma veya avantaj sağlaması hedeflenen, tahsilatı düşürecek, zorlaştıracak, geciktirecek her yeni düzenleme, kredi veren bankalara ve bankalardan tahsili gecikmiş kredileri satın alan Varlık Yönetim Şirketlerine ek maliyet getirir, onlar da bu maliyeti ister istemez kredisini ödeyen borçlulara yansıtmaktadır. Bu da finansal tüketici ile kredi kuruluşu arasındaki ilişkilerin modern toplumlarda geldiği seviyeden uzak kalmasına yol açmaktadır.

İşin biraz da iç yüzünü irdelemek gerekirse; Daha önce bir sözlük hesabında bir arkadaşımızın çok beğendiğim ve derin anlamlar içeren yazısından bir kısmını sizlerle paylaşmak istedim;

“Bizim ülkemizdeki varlık yönetim şirketleri, var olan sosyolojik yapıya hızlı uyum sağlayarak hemen entegre olmuşlardır. Örneğin “az olsun benim olsun” demeyip “hepsi benim olsun, alabileceğimden çok daha fazlasını tahsil edeyim” derdindeler. Bankanın takibindeyken yapılan indirimler, taksitlendirme gibi ödeme kolaylaştırıcı argümanları da kesinlikle kullanma taraftarı değiller. Yani borçlu bankanın takibinde daha avantajlı duruma geçmiş vaziyette. Banka 100 TL’lik borcu yeri gelince 80 TL ye ve 4-5 taksitte ödemeyi kabul ederken varlık şirketleri 100 TL’lik borcu 120 TL'ye ve peşin olarak tahsil etmeye çalışıyor. Bence bunun sebebi de bankaların varlık şirketlerine dosya aktarmada özensiz davranmaları ve tahsil kabiliyeti yüksek dosyaları bile buraya aktarmalarından kaynaklanmaktadır. Bunun nedenlerine gelince… Bankaların hukuk bölümlerinin iş yükünü azaltma isteği, zaten yüksek karlılık ile çalışan bankaların bu dosyalarla uğraşmak istememesi söylenebilir. Bir de dedikodu mahiyetinde bazı bankaların hukuk bölümü yöneticilerinin ve sorunlu kredilerle uğraşan bölümlerin yöneticilerinin bu varlık şirketlerine gizli ortak olması ve tahsil kabiliyeti olan dosyaları buraya aktarması durumundan da söz ediliyor ve maalesef bizim ülkemizde bu tip şeylere sık rastlanıyor hepimiz de biliyoruz.” (alıntı: ekşisözlük/hasanikisalakosmandort)

En büyük sıkıntılardan biri de şu ki, süreç Varlık Yönetim Şirketine dönüştüğünde, tahsilat yapmak dışında hiçbir işi olmayan, karşısındaki borçluyu taciz konusunda uzmanlaşmış, haciz işlemleri konusunda profesyonelleşmiş bir şirketle ve onun avukatları ile muhatap olmaya başlarsınız. Bankaya olan borcunuz, artık "varlık yönetim şirketine olan borcunuz" haline gelmiştir ve sizden bütün gecikme, temerrüt faizleri, dosya masrafları, avukat vekalet ücretleri ile birlikte o borcu bir şekilde alırlar ya da almaya çalışırlar.

Devlet de bunları kanunlarla koruyup kollamaya devam eder. Örneğin;

1) Varlık yönetim şirketlerinin yaptıkları işlemler ve bununla ilgili olarak düzenlenen kâğıtlar, kuruluş işlemleri de dâhil olmak üzere kuruldukları takvim yılı ve bunu izleyen beş yıl süresince 488 sayılı Damga Vergisi Kanununa göre ödenecek DAMGA VERGİSİNDEN, 492 sayılı Harçlar Kanununa göre ödenecek HARÇLARDAN, her ne nam altında olursa olsun tahsil edilecek tutarlar 6802 sayılı Gider Vergileri Kanunu gereği ödenecek BANKA ve SİGORTA MUAMELELERİ VERGİSİNDEN, kaynak kullanımını destekleme fonuna(KKDF) yapılacak kesintilerden istisnadır.

Yani bu saydıklarımızı her Türk vatandaşı öder ama bu varlık yönetim şirketleri ödemezler!

2) Varlık yönetim şirketi tarafından, bu borçların, taahhütlerin yüklenilmesi veya alacakların, varlıkların devralınması hâlinde, bu borç, taahhüt, alacak ve varlıklarla ilgili olarak, takibi şikayete bağlı suçlar dahil olmak üzere açılmış veya açılacak her türlü ceza davalarında, alacağın devralındığı veya borcun, taahhüdün yüklenildiği tarihten itibaren, suçtan zarar gören olarak, varlık yönetim şirketi kendiliğinden müdahil sıfatını kazanır. Bu Kanunun yayımı tarihinden önce kurulmuş olan varlık yönetim şirketleri bu Kanun hükümlerine tâbi olarak faaliyetlerini yürütürler." hükümleri yer almaktadır.

Son olarak şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki, sektörün öncülerine baktığımızda göreceğimiz şaşırtıcı gerçek, zamanının bankacılarının şimdinin varlık yönetim şirketi sahipleri olduğudur.

Bu arada son iki haftada;

Finansbank 400 milyon lira alacağını 10,9 milyon liraya,

Garanti Bankası 294 milyon lira alacağını 17,5 milyon liraya,

Denizbank 142,8 milyon lira alacağını 11,6 milyon liraya,

Şekerbank ise 138 milyon lira alacağını 7,3 milyon liraya varlık yönetim şirketlerine sattılar.

YASAL UYARI : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları yazara aittir. Yazar adı ve "vergialgi.net" internet sitesi adı kullanılmadan alıntı yapılamaz.